$

Dolar

49,3351

€

Euro

55,0863

£

Sterlin

65,2018

₣

Frank

59,1123

₺

Gram Altın

6.606,8200

₿

Bitcoin

4.076.865

$

Dolar

49,3351

€

Euro

55,0863

£

Sterlin

65,2018

₣

Frank

59,1123

₺

Gram Altın

6.606,8200

₿

Bitcoin

4.076.865

Makale 13.10.2026 9 dk okuma

Seçim sandıklarından mahkeme salonlarına; demokrasiyle sınavımız

Paylaş:

Bir toplum nasıl yönetilmek isterse Allah da o toplumun kaderini ona göre belirler, şekillendirir. Bu da; başta hükümet (iktidar) olmak üzere devlet ve onun yönetim mekanizmalarına, toplum ve neslin geleceğine sirayet eder. Sırf bu yüzdendir ki; bir tercih yapmadan önce tüm bu unsurları düşünmek ve buna göre belirleyici kararlar almak gerekir. Partili veya partici olmak, bu dediklerimizin önüne geçerse günün sonunda ortaya çıkacak olan tablonun “vahim” olması da kaçınılmaz olur.

Çin Seddi’nden Adriyatik sınırlarına kadar devam eden maceramıza “din elbisesi” ni de giydirip aile ve devlet yönetimine İslâmî hüviyeti de eklemiş, dünyaya hükmeden ve bunu asırlarca sürdüren bir devlet olmuştuk. Sonrasında bazı ideolojik testlerden geçtik, bünyemize uygun olmayan akımları ithal edip hem yönetim sistemimiz değişti ve hem de devlet yapısı ister istemez bunlara entegre oldu ve günün sonunda da modernleştik (!)…

 1789 Fransız İhtilali’yle birlikte kendiliğinden (!) gelişen sistemlerin etkisi Osmanlı Devleti’ni de sardı ve Cihanşümul devlet /koca çınar; tanzimatlarla – fermanlarla, bünyesine yabancı Batılı sistemlerle budana budana köklerinden uzaklaştırıldı ve elimize de kala kala Türkiye Cumhuriyeti devleti kaldı. İşte hem Osmanlı devlet sisteminin değişmesi ve bununla birlikte dağılması, hem de Batılılaşma hastalığının bir sonucu olarak toplumun yaşam koşullarının yeniden belirlenmesi / arz – talep dengesinin sağlanması ve beklenti tercihlerinin artmasıyla birlikte yeni kavramlarla da tanışmış olduk. Özgürlük, demokrasi, millet – milliyet ve kendi devletini kurma hakkı, beylik – derebeylik ile imparatorluk ve devletlerin dağıtılması gibi kavramların uluslararası literatürde kabul görmesiyle birlikte bunlar bizim hanemize de düşmüş oldu ve sonunda “fırka” laşmayla başlayan demokrasi sürecimiz “parti” leşmeyle devam etti.

Batılılaşma hastalığı ve millî değerlerin dünya çapına yayılmasıyla birlikte Osmanlı’nın da dağılma sürecini hızlandıran “demokrasi” yle tanışma sürecimiz cumhuriyetin ilanına kadar sürse ve adına “halkçılık” denilen “halkın, kendi kendini idare edebilmesi” nin yolunu açma ve bunu da ithal ettiğimiz “demokrasi” yle yapma düşüncesi hiçbir zaman yerine getirilememiş, çok partili hayata geçtiğimiz 1946 yılına kadar demokrasiden anladığımız tek şey “tek partiyle idare edilme” ve bunun zulmü altında inin inim inleme olmuştur. Yani Osmanlı’yı dağıtsa ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmaya yarasa (!) da demokrasiden hiçbir şey anlayamamışız.

Demokrasi basamaklarını birer birer adımladığımız yılların başlangıcı olarak kabul edilen ve 1946 yılıyla başlayan çok partili hayat sürecimiz de sancılı olmuş, tek başına iktidara gelmese de CHP’nin köhnemiş / demode olmuş zihniyeti ya sandıklara ya sivil iradeye müdahale etmiş ya da sandıklardan çıkan sonuçlara saygı duyulmayarak “iktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız!” denilmiştir.

İthal edildiği, tek başına hükümranlığın sürdürüldüğü (1923 – 1946) ve akabinde de çok partili hayata geçişten (1946’dan) sonraki yıllara – demokrasi adına verilen mücadelelere baktığımız zaman demokrasiyle sınavımızın hiç bitmediğini, iyi gitmediğini görürüz. Geçmiş yıllara baktığımız zaman demokrasi sınavından geçemediğimiz gibi geçerli bir not alamadığımız da ortaya çıkmıştır.

İhtilallerle – darbelerle – muhtıralarla süslenen (!) demokrasi mücadelemiz o kadar berbat bir hâl aldı ki, bunu; başbakan ve bakanları astırarak pekiştirmiş (!), siyasî cinayetlerle kamufle edilmiş ve bu tarihe kara bir leke olarak da kaydedilmişti. Bu ayıplardan ders çıkartılması bir tarafa sonraki yıllarda hazırlanan darbe mahsulü anayasaların sivil irade – demokrasi ve özgürlüklerle uyumlu olmayan maddeleri yüzünden (!) yaşanan – yaşatılan parti kapatmaları, devleti – milleti – partisi için mücadele veren insanların “siyasî yasaklı” hâle getirilmeleri, zindanlarda çürütülen değerlerin bir hiç uğruna yok edilmeleri, linç kampanyaları – itibar suikastları, faili meçhul cinayetler, kurulmaya mecbur bırakılan koalisyon hükümetlerinin sebep olduğu ekonomik ve siyasi krizler, çözüm bulunmayan terör belasının nihayete erdirilememesi gibi yaşanmışlıklar sürekli olarak demokrasi sınavının verilememesine sebep oldu.

“03 Kasım 2002 seçimleri bir dönüm noktası oldu” diye düşünürken yine yargı vesayeti – yine ordu içerisindeki bazı kendini bilmezlerin aba altından sopa göstermeye çalışması, inişli – çıkışlı mücadelelerin baş göstermesi ve bunlara benzer anti demokratik hâl ve uygulamaların ne zaman biteceğini hesap ederken her gün bir skandalın patlak vermesi, “size yapılanları başkasına yapmama erdemini gösterin!” düsturuyla hareket ederken karşımıza farklı olayların çıkartılması, sanki bir yerlerden düğmeye basılıyor gibi hareket edilmesi demokrasi ve kurumlarını bir türlü oturtamamamıza sebebiyet verdi, vermeye de devam ediyor. Bu utanç tablosu içerisinde halâ “demokrasi” ve onun bize sağlamış olduğu nimetlerden bahsedebiliyorsak bu da bizim ne kadar saf ve temiz olduğumuzun bir göstergesidir.

İdeoloji, dava, program, farklı tüzük ve sair adlarla kurulan ve sayısı 189’u bulan bunca parti bolluğunu demokrasinin bir nimeti – zenginliği olarak algılamamız ama buna rağmen Siyasi Partiler Kanunu ve seçimlerle ilgili kurumsal yapıyı güncelleyemediğimiz, belediyeleri “partilerin arka bahçesi” olarak görme ve rüşvet – yolsuzluk – usulsüzlük – ihaleye fesat karıştırma – tüyü bitmemiş yetimin hakkını yeme suçların işlenmesine vesile (!) olan kurumlar haline getirme suçlarını işlediğiniz zaman alacağınız cezalara da sesinizi çıkartmayacaksınız. “Özgürlüklerimiz, demokratik haklarımız kısıtlanıyor” diye bas bas bağıranlar; aslında demokrasi sistemini işletemeyen, çarklarını kıran siyasi figürlerin ta kendileridir.

Demokrasi; partilerle şekillenir, sandıklardan çıkan neticeler siyaseti (muhalefet ve iktidar olmayı) dizayn eder. Bunun dışındaki hiçbir aparat; demokrasiyi şekillendiremez, yol – yöntem – metot belirleyemez ve belirlememesi de gerekir.

Son iki – üç yıllık sürece baktığımızda;

2023 genel ve 2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan nahoş görüntüler, belediye başkanlarının görevden alınması – operasyon ve tutuklanma şekilleri, belediye meclislerinde seçilen başkan vekillerinin seçimin akabinde görevden alınması ve tutuklanmaları, belediye meclis üyelerinin korku – endişe veya tutuklanma gibi duygularla başka parti veya partilere geçmesi ve kalan seçilmişlere de gözdağı vererek “ya benimsin, ya cezaevinin!” sloganının âdet haline getirilmesi gibi cereyan eden hususlar; ne demokrasiye olan inancı sağlar ve ne de geleceğe olan güveni tesis eder.

İşlenen suçlar karşısında verilen cezalar; adil bir şekilde ve hakkaniyet çerçevesinde olursa adalet tecelli etmiş, yerini bulmuş olur. 1 – 2 ay sonrasında “suçsuz” bulunup beraat eden veya “tutuksuzluk” haliyle duruşmaları devam edecek olan kişilerle karşılaşıldığı zaman bu, yapılanların “inandırıcı” olmadığını ve sırf “gözdağı” vermek maksadıyla “gözaltı” ve “tutuklama” ların yapıldığını ortaya koyar. Size yapılan haksızlıkların aynısını sizler de başkalarına yaparsanız ortaya iki durum çıkar;

Birincisi; yaşadığınızı yaşatıyorsanız sizin de onlardan bir farkınız yok demektir.

İkincisi; Demokrasi sınavının test aparatı “sandıklar” ise ve siz de bundan çıkacak sivil iradeye saygılıysanız, bu hengameyi ortadan kaldırabilme ve toplumu huzurlu – mutlu hâle getirme, kuşku ve endişeleri ortadan kaldırma adına yerel ve genel seçimleri birleştirip erken seçim ilan edin. Sandıklardan çıkacak sonuçlara göre “ak” la “kara” meydana çıksın. Milletimiz kendi vicdanına göre kararını verip kendi geleceğini kendisi tayin etsin, belirlesin, sonuçlarına da katlansın!..

Horoz dövüşüne dönen, çirkefliğin arttığı, seviyenin kalmadığı, hakaretlerin havada uçuştuğu siyasi yelpazede yaşanan olaylar, gençlerin bu “alan” a bakış açısını değiştirmiştir, hiç kimse siyasete girmek istemiyor. “Öyle ya da böyle, suçlu ya da suçsuz da olsam bir gün mahkeme salonlarında boy göstereceksem siyasete hiç girmem, adımı – itibarımı da lekelemem!” diye düşünenlerin sayısı oldukça fazladır. Siyasetteki kalitesizlik bu seviyeye getirilmişse buna sebep olanlar da siyasilerin ta kendileridir, suçluyu başka yerlerde aramayın. Sandıklar ile mahkeme salonları arasındaki demokrasi sınavından bir türlü geçemiyorsak bari o sevdiğiniz (!) Batılılaşma hastalığından kopya çekin ve sınıfı geçin!...

Masumiyet karinesi korunarak “en son çare cezaevi” düşünülmeli ve buna göre karar verilmesi lazım. Aksi takdirde bugün sizin yaptıklarınızın kat kat fazlasını yarın size yapacaklar. İntikam hırsıyla bilenen öyle gruplar var ki emin olun sizi yargılamaları için fırsat üstüne fırsat kolluyorlar. Devlet ve milletimizin başta terör olmak üzere iç karışıklık, siyasi belirsizlik, toplumsal huzursuzluk, kalkışma ve sair olumsuz olayları kaldırabilecek gücü de vakti de nakti de yoktur. Olup olmadığını bir tarafa bırakarak daha fazla adaletsizliğe mahal vermeden artık bir yerlerde durulması, olayların noktalanması ve toplumun her yönüyle huzur ve mutluluğa kavuşturulması lazım.      

Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK

 

 

  

Etiketler: