Pragmatizmin fenomenolojik sahadaki tezahürü olsa gerek ki, "başarı" metaforu etrafında ontolojik bir “sentetik din” inşa edilmiştir. Erken çocukluk evresinden itibaren, “başarı” adı verilen bu seküler inanç sisteminin dogmalarını ve vecibelerini ifa etmek adına bitmek bilmeyen bir teleolojik çaba içerisine sürüklenmekteyiz.
Aşkın bir vahiy yoluyla tecelli eden geleneksel dinlerde çocukluk dönemi, masumiyetle malul bir muafiyet alanıdır; belirli bir rüşt yaşına değin bireye aşkın bir sorumluluk yüklenmez ve ibadi pratiklere zorlanmaz.
Lakin mevzubahis “başarı miti” olduğunda, henüz ham birer özne olan çocuklar, gelecekte "başarılı" birer nesneye dönüşebilmeleri gayesiyle çok erken yaşlarda bu çarkın dişlilerine teslim edilmektedir. Öyle ki, öznelerin kendi çocukluk fenomenlerini tecrübe edemeyişi, çağımızın teslim edilen trajik bir hakikati olarak karşımızda durmaktadır.
Başarı olarak kavramsallaştırılan bu “sentetik din”, duygusal ve bilişsel düzeyde işleyerek eylemsel kararlarımızın yegâne belirleyicisi olmaktadır. Bu sistem, kolektif bir kitle tarafından epistemik düzeyde uygulanan kurumsallaşmış bir anlamlandırma mekanizmasıdır. Etkisi o denli dominanttır ki; merkezi eleme sistemleri, niceliksel derecelendirmeler, hiyerarşik katmanlaşmalar vasıtasıyla kendi ontolojik varlığını bireye sürekli dayatmaktadır. Bu seküler din, varoluşun her safhasında ve her alanında, sürekli güncellenen mutlak bir erek olarak işlev görmektedir.
Bu sentetik inanç mimarisinin kendine has normatif kuralları mevcuttur. Bu doktrin; bireyin kendi özünü gerçekleştirmesini, kendini ontolojik olarak tanımlamasını, otantik ifadesini, öz-yargısını ve kendi özgür iradesini mutlak surette reddeder. Burada bireysel istence ve özerkliğe bırakılmış hiçbir alan söz konusu değildir.
Esasen bu başarı serüveninin peşinden giden öznelerin büyük bir kısmı, bu sentetik dinin kurmaca bir oyundan ibaret olduğunun bilincindedir. Ancak trajikomik olan husus, çoğumuzun bu beyhude varoluşu, söz konusu dinin ritüellerini ikame etmek uğruna feda etmesidir.
Başarı dogması, varlığımıza ve bilincimize o denli nüfuz etmiştir ki, her bir anımızı bir nesneyi yahut durumu "başarma" istencine kurban etmekteyiz. Bu doktrinin gereklerini yerine getirememe kaygısıyla yaşamaktayız; bu varoluşsal kaygı patolojik bir raddeye ulaştığında ise klinik terapilerin kapısını çalmak zorunda kalıyoruz.
Başarı illüzyonunun peşinde koşarken, çoğu zaman insan doğasının temel niteliklerini göz ardı etmekteyiz. Bu seküler dinin buyruklarını yerine getirmek adına insanüstü bir çaba sarf ederek, bizler için önceden dizayn edilmiş o hiyerarşik skalada yapay bir konum elde etmeye çabalıyoruz.
Beslenme, barınma gibi en arkaik, en temel fizyolojik ihtiyaçlarımızdan dahi feragat ederek kendimizi bu “başarı” dininin emrine amade kılıyoruz. Zirveye yerleşmek, hiyerarşinin en üst basamağında konumlanmak adına verdiğimiz tavizler ve sergilediğimiz fedakârlıklar içinde kaybolurken, nihayetinde biyolojik varlığımız sona eriyor. Bazılarımız bu anlamsız mekanizmayı erkenden fark ederek "boşa harcanmış" bir ömürden yakınırken, bazılarımız ise bu hakikati idrak dahi edemeden yaşamın kaotik hengâmesi içinde silinip gidiyor.
Öznenin insan olma vasfını unutturarak onu kendi normatif kurallarına ve ritüellerine eklemleyen, rasyonel olarak tasarlanmış bu “sentetik başarı dini”, insana tefekkür edebileceği epistemik bir boşluk dahi tanımamıştır. Sürekli bir devinim, amansız bir çabalayış ve nihayetinde bir "fare yarışı"...
Helal, haram, merhamet ve adalet gibi ahlaki ve aşkın normlar bu seküler dinin aksiyolojisinde yer bulamaz. Tek kategorik buyruk "başarmaktır"; yani bir başkası tarafından dikte edilen, sürekli yenilenen ve çoğaltılan o teleolojik hedeflere vasıl olmaktır.
Küresel kapitalist sistemin kurgulayıp yürürlüğe koyduğu bu sentetik başarı dini, çağımızda sermaye, iktidar yahut statü devşirmek adına kurgulanmış, sonu gelmez, anlamsız ve gaddar bir rekabet matrisine sıkışmış yorucu bir varoluş tarzının ta kendisidir. Bu kaotik keşmekeşliğe sosyolojik literatürde "fare yarışı" da denmektedir.
Hayatın merkezine rekabeti ve yarışı konumlandırmak yerine; ontolojik anlama, anlamlandırmaya, entelektüel derinleşmeye ve içsel dinginliğe odaklanmak, kendimizi bilmemizi ve otantik özümüzü gerçekleştirmemizi sağlayacaktır.
Türk gençliğinin acilen bu dogmatik uykudan uyanıp, sentetik başarı dininin illüzyonlarından sıyrılarak kendi tarihsel ve felsefi özüne dönmesi elzemdir.
Kendini bulma ve öze dönme yolculuğu başlasın. Zaman yola koyulma, sefere çıkma zamanı.
"Dağ ne kadar yüce olsa yol onun üstünden aşar." (Yunus Emre)
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK