Geçmiş dönemlerde yükseköğretim süreci, bireyler tarafından bir "üniversiteli" kimliği edinme vesilesi olarak görülmekte ve elde edilen diploma kişiye toplumsal bir prestij atfetmekteydi. Bu prestij vasıtasıyla ayrıcalıklı bir konum elde eden mezunlar, diplomayı kendilerine parlak bir gelecek sunan hayati bir anahtar niteliğinde değerlendirmekteydi.
Günümüzde de yükseköğretim diplomasının küresel ölçekte halen birçok kesim tarafından bir statü göstergesi olarak kabul edildiği yadsınamaz bir gerçektir. Bireylerin büyük bir kısmının üniversite eğitimini bir imtiyaz ve vaatkâr bir yaşama erişimde zorunlu bir araç olarak nitelendirdiği de bilinmektedir.
Ülkemizde de çoğunluk açısından üniversite eğitimi almak bir prestij ve ayrıcalık unsuru olmaya devam etmekle birlikte, bu sürece eleştirel yaklaşanların sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Yükseköğretimi zaman ve finansal kaynak kaybı olarak değerlendiren aktörler, bu argümanlarının gerekçelerini çeşitli temellere dayandırmaktadırlar.
Öncelikle, günümüz istihdam piyasasında yükseköğretim mezuniyeti, iş imkânı elde etmek veya istihdam edilebilmek adına tek başına yeterli ya da zorunlu bir kriter olarak görülmemektedir. Birçok işveren nezdinde üniversite diploması artık tek başına ayırt edici veya olağanüstü bir nitelik taşımamaktadır. İşverenler; özgüven düzeyi yüksek, öz yeterliliğe sahip, kendisini etkili ifade edebilen ve ikna kabiliyeti gelişmiş olan, ancak diplomaya sahip olmayan ya da öğretimini yarıda bırakmış adayları tercih edebilmektedir. Dolayısıyla istihdam edilebilirliği kolaylaştıran temel unsur diploma değil; bireysel yetkinlikler ve somut iş deneyimidir.
Ülkemizde yükseköğretim kurumlarından dereceyle mezun olduğu halde, herhangi bir diploma şartı aranmayan ve düşük ücret politikasıyla işletilen pozisyonlarda istihdam edilen mezunların oranında gözle görülür bir artış yaşanmaktadır. Bu durumu ampirik olarak tespit etmek adına, özellikle "üç harfli" olarak tabir edilen ulusal zincir marketlerde asgari ücretle çalışan iş gücünün eğitim düzeylerini incelemek yeterli bir gösterge sunacaktır.
Günümüz sosyo-ekonomik gerçekliği, bireyin hangi diplomaya sahip olduğundan ziyade, sahip olduğu sosyal sermaye ve ilişki ağlarıyla (network) ilgilidir. İşverenlerin perspektifine göre üniversiteler, iş hayatının gerektirdiği uygulamalı becerileri kazandırmada yetersiz kalmaktadır. Bu yaklaşıma göre akademik süreçlerde edinilen kazanımlar; okuma-yazma faaliyetleri ve öğretim elemanlarının teorik sunumlarını takip etmekle sınırlıdır. Son dönemde yapay zekâ teknolojilerinin etkin kullanımı bu tür operasyonel süreçleri kolaylaştırdığı için, geleneksel üniversite eğitimine duyulan ihtiyaç da sorgulanır hale gelmiştir.
Ayrıca yükseköğretim müfredatları büyük ölçüde teorik ve akademik odaklıdır; reel sektöre veya iş hayatının pratik dinamiklerine dair yeterli projeksiyon sunmamaktadır. Akademik eğitim yerine odaklanmış mesleki kursların tercih edilmesi çok daha işlevsel sonuçlar doğurabilmektedir.
Günümüz iş gücü piyasası pratik bilgi ve uygulama yetkinliği talep etmektedir. Bu bağlamda, belirli bir mesleğin icrası için gerekli olan fonksiyonel bilgilerin aktarılması, teorik akademik eğitimden daha öncelikli bir konuma gelmiştir.
Mevcut akademik eğitim modelinde, profesyonel iş hayatında doğrudan katma değer sağlayacak pratik becerilerin edinimi sınırlı düzeydedir. Özellikle tıp ve hukuk gibi regüle edilmiş alanlarda belirli meslekleri icra edebilmek adına yükseköğretim diploması ve formasyonu yasal bir zorunluluktur. Ancak bu tarz spesifik alanlar dışında kalan ve diploma şartı bulunmayan sektörlerde, üniversite eğitimi tamamen akademik odaklı yapısı gereği bireye gerçek hayat ve iş dünyası pratiklerine dair sınırlı bir perspektif sunmaktadır. Bu nedenle yükseköğretim süreçlerinin sadece akademik teorilere değil, reel dünyanın pratik yönlerine de adapte edilmesi gerekmektedir.
Yükseköğretimde birçok lisans ve ön lisans programı, müfredat kapsamında staj adı altında uygulamalı eğitim süreçlerine yer vermektedir. Ne var ki bu durum teoride rasyonel bir model gibi görünse de pratik uygulamada yapısal sorunlar barındırmaktadır. Öğrencilerin önemli bir kısmı ya nitelikli bir staj yeri bulamamakta ya da eğitim aldıkları alanla illiyet bağı bulunmayan işlerde çalışmak durumunda kalmaktadır. Bazı meslek grupları için tahsis edilen staj sürelerinin yetersiz olması sebebiyle, öğrenciler gerçek iş ortamlarında ve fiili çalışma koşullarında deneyim kazanmak yerine, yalnızca kurumların zorunlu kıldığı bürokratik "staj" şartını tamamlamaya odaklanmaktadır.
Ülkemizde yükseköğretime geçiş süreci merkezi sınavlar vasıtasıyla yürütülmektedir. Bu doğrultuda, üniversiteye giriş hakkı kazanan her öğrencinin üstün bir akademik zekaya sahip olduğunu varsaymak analitik olarak yanlıştır. Günümüz Türkiye'sinde aktif olan 207 üniversite dikkate alındığında, yükseköğretime erişimin kitleselleştiği ve hemen hemen her bireyin bu sürece dâhil olabildiği görülmektedir. Sınavlarda elde edilen taban puanlara bağlı olarak herhangi bir yükseköğretim programına yerleşmek oldukça kolaylaşmıştır. Bunun yanı sıra, sosyo-ekonomik düzeyleri ve ailevi sermayeleri sayesinde vakıf üniversitelerinde eğitim gören kesimler de mevcuttur. Ulusal ve uluslararası düzeyde öğrenci kabul eden özel/vakıf üniversitelerinin sayısı azımsanmayacak düzeydedir ve bu sayı her geçen gün artış trendi göstermektedir.
Ülkemizde yükseköğretimden mezuniyeti olmasına rağmen kronik istihdam sorunları ile karşı karşıya kalan, ailesine ve sosyal çevresine karşı sorumlulukları neticesinde psikolojik sağlığı olumsuz etkilenen genç nüfusu gözlemledikçe, üniversite eğitiminin bireyler üzerinde sosyo-ekonomik bir yük oluşturmaya başladığı kanaati güçlenmektedir.
Bireylerin hayatta kalma ve adaptasyon becerilerini edinmesi gereken en verimli dönemde, yalnızca yükseköğretim diplomasına güvenerek işlevsel yetkinliklerden uzak kalması rasyonel bir yaklaşım değildir. Üniversite eğitiminin doğrudan istihdam garantisi taşımadığı ve günümüz iş gücü piyasasının ancak üniversite dışı kaynaklarla kazanılabilecek esnek beceriler talep ettiği gerçeğinin genç kuşaklara ve ailelerine aktarılması kurumsal ve toplumsal bir zorunluluktur.
İstihdam edilebilirlik parametrelerinde yükseköğretim diploması yerine 21. yüzyıl yetkinliklerinin (eleştirel düşünme, problem çözme, dijital okuryazarlık vb.) geçerli olduğu bir döneme tanıklık etmekteyiz. Günümüzde prestij unsuru diplomanın kendisinde değil, piyasada arzı az olan nadir beceri ve uzmanlık alanlarında aranmaktadır.
İlköğretim mezunu olmasına rağmen, kurduğu kurumsal yapılar bünyesinde yüzlerce üniversite mezunu mühendis, uzman ve danışman istihdam eden girişimcilerin toplumsal düzlemde rol model olarak konumlandırılması, onların metodolojik çabalarının ve başarı hikayelerinin kitlelere aktarılması önem arz etmektedir.
Sonuç olarak, soyut bir prestij algısının ötesinde, somut becerilerin, yetkinliğin ve katma değerli üretimin öncelikli olduğu bir dönem yaşanmaktadır. Özellikle yükseköğretim yapılanması ve planlaması bu gerecek dikkate alınarak yapılması gerekli görünmektedir.
Beceri odaklı bir eğitim sistemi ülkemizin geleceği olan gençlerimiz için elzemdir.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK