Son yıllarda kamu yönetiminin sözlüğüne güçlü bir kavram yerleşti: “yetkili sendika.”
Güzel ifade.
Fakat insan ister istemez soruyor: Yetkisi neye kadar?
Çalışanın maaşını, özlük hakkını ve çalışma şartlarını savunmaya mı; yoksa kimin müdür, daire başkanı, dekan hatta rektör olacağı konusunda ağırlık koymaya kadar mı?
Çünkü yetkili sendika olmak, devleti yönetmeye yetkili olmak değildir.
Özellikle Millî Eğitim Bakanlığı ve üniversitelerde çizgi iyi korunmalıdır.
Sendika banka promosyonunda çalışan adına pazarlık yapsın, mobbinge karşı dursun, haksızlığa uğrayan üyesini savunsun.
Bunlar zaten görevidir. Ama yönetici atamalarında isimlerin sendika koridorlarında konuşulduğu, bir göreve talip olan kişinin özgeçmişinden önce sendikal yakınlığının sorgulandığı bir düzen oluşuyorsa orada sendikacılıktan başka bir şey konuşuyoruz demektir: sendikal vesayet.
Liyakat zaten siyasetin müdahalesinden yeterince yoruldu. Şimdi bir de sendika kapısında sınava sokulmasın. Bir öğretmen müdür olmak, bir memur yükselmek, bir akademisyen yönetici olmak istediğinde “Bu göreve uygun muyum?” yerine “Beni hangi sendika destekliyor?” diye düşünüyorsa sistem çoktan rayından çıkmıştır.
Siyaset liyakati aşındırırken sendika da geriye kalan alana yerleşirse sonunda liyakat yalnızca yönetmeliklerde yaşayan güzel bir kelimeye dönüşür.
İşin en ironik tarafı da burada.
Sendika, çalışanı yöneticinin keyfîliğinden korumak için vardır. Oysa kendi üyesini savunmak yerine cezalandırılmasını isteyen sendika bilgisi bile var!
Çalışan, kariyerini koruyabilmek için sendikanın desteğine ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başlamışsa roller değişmiştir.
Dün “Müdür bana haksızlık yaparsa sendikam beni korur” diyen çalışan, bugün “Sendikam beni desteklemezse müdür olabilir miyim?” diye soruyorsa sendikacılık başka bir aşamaya geçmiş demektir. İnsanlar “Hangi sendika hakkımı daha iyi savunuyor?” diye değil, “Hangisine üye olursam işim yürür?” diye düşünmeye başlarsa sendika üyesi artar; ama sendikacılık küçülür.
Üniversitelerde durum daha da vahim sonuçlar doğurabilir.
Üniversite bilimsel liyakatin kurumu olmak zorundadır. Rektörlükten dekanlığa, bölüm başkanlığından idari görevlere kadar sendikal desteğin belirleyici olduğu algısı bile akademinin ruhuna zarar verir.
Üniversite sendikanın şubesi değildir; rektörlük de sendikanın icra makamı değildir. Rektör bütün üniversiteyi, dekan bütün fakülteyi, müdür bütün kurumu yönetir.
Sendika temsilcisi ise üyelerinin haklarını savunur. Görev tanımları bu kadar basittir.
Türkiye'nin yakın tarihi de örgütlü yapıların devlet içinde gayriresmî nüfuz alanları oluşturmasının nelere yol açabileceğine ilişkin ağır tecrübeler barındırıyor.
Bundan hareketle herhangi bir sendikayı kanıt olmadan FETÖ veya başka bir yapıyla özdeşleştirmek doğru değildir. Ancak geçmişten ders almak için yeni bir felaket yaşamaya da gerek yoktur. Devlet hiçbir cemaatin, derneğin, siyasi çevrenin veya sendikanın kadro bahçesi olmamalıdır.
Bugün “bizden” diye hoş görülen gayriresmî yetki, yarın başkasının eline geçtiğinde aynı derecede tehlikelidir.
Üstelik mesele hangi sendika olduğu da değildir.
Sağcı, solcu, muhafazakâr, milliyetçi…
Hiç fark etmez.
İlke kişiye ve döneme göre değişmez. Sendika güçlü olsun; hatta çok güçlü olsun.
Ama maaşta güçlü olsun, özlük hakkında güçlü olsun, hukuksuzluğa karşı güçlü olsun.
Atama listesinde değil.
Çünkü yetki kullanıyorsanız hesap da vermelisiniz.
Devlet yöneticisi kararından hukuken sorumludur. Peki, perde arkasından atamaya etki eden sendikacı hangi hukuki sorumluluğu taşır?
Güç var, imza yok.
Etki var, sorumluluk yok.
İşte vesayetin en kullanışlı biçimi budur: Karara ortak olmak, sonucuna ortak olmamak.
O nedenle çizgiyi yeniden çekmek gerekiyor:
Sendika hakkı savunur, makam dağıtmaz.
Sendika çalışanı temsil eder, devleti yönetmez.
Sendika liyakati korur, liyakatin yerine geçmez.
Ve hepsinden önemlisi: Yetkili sendika olabilir; yetkili yönetim olamaz.
Bir ülkede müdür olmak isteyen öğretmen, yükselmek isteyen memur veya yönetici olmak isteyen akademisyen önce sendikanın kapısını çalması gerektiğine inanıyorsa sorun artık sendikacılık değildir.
Sorun, devletin kapısının anahtarının kimde olduğudur.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin