Modern siyasetin entrikaları, oyunları ve tuzakları bitmez.
Geleneksel tasavvurda siyaset genellikle bir satranç oyununa benzetilirdi; görünür aktörlerin, belirli kurallar dahilinde oynadığı yavaş, hesaplı hamleler ve büyük stratejiler bütünü.
O eski dönemde idi. Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş dönemi siyasetinde idi. Espri vardı, fıkra vardı fakat hakaret yoktu, entrika yoktu, tuzak yoktu, şantaj yoktu, tehdit yoktu.
Bugün ise o satranç tahtası tamamen paramparça oldu. Kurallar dönüştürüldü. Modern siyaset artık büyük bir strateji oyunundan ziyade, asimetrik psikolojik savaşla harmanlanmış, 7/24 devam eden kaotik bir reality şov gibi işliyor.
Bugün oynanan "oyunlar" sadece yasa çıkarmak ya da tartışma kazanmaktan ibaret değil; insan dikkatini esir almak, bilişsel zafiyetleri istismar etmek ve kurumları birer silaha dönüştürmek üzerine kurulu.
Modern bir vatandaş için bu topraklarda yolunu bulabilmek, siyasi mekanizmalar tarafından ustalıkla tasarlanmış entrikaları ve tuzakları anlamayı gerektiriyor.
Modern siyasetin geçer akçesi artık liyakat veya politika üretme kabiliyeti değil; sadece "dikkat".
Sosyal medya algoritmalarının hüküm sürdüğü bir ekosistemde dikkat çekmenin en hızlı yolu ise öfkeyi tetiklemekten geçiyor. Bu durum, "Öfke Tuzağı" denilen olguyu doğurdu.
Siyasetçiler ve stratejistler, kararsızları ikna etmek için değil, muhaliflerini kışkırtmak için rutin olarak kışkırtıcı bir dil üretiyorlar.
Muhalif cephe öfkeyle tepki verdiğinde, bu durum siyasetçinin kendi tabanını konsolide ediyor, algoritmik etkileşimi artırıyor ve küçük bütçeli bağışları tetikliyor.
Bu oyunda, karşı tarafça nefret edilmek, merkezdekiler tarafından saygı görmekten çok daha kazançlı hale geliyor.
Kamuoyu için tuzak ise son derece açık. Karmaşık toplumsal sorunları çözmek için gereken sağduyuyu ve uzlaşı zeminini yok eden, bitmek bilmeyen bir öfke sarmalının içine çekiliyoruz.
Bilgi kıtlığı yaşanan bir dönemden, bilgi bombardımanı ve aşırı yüklemesi yaşanan bir döneme geçiş yaptık.
Modern siyasi entrikalar artık mutlak bir sansüre nadiren ihtiyaç duyuyor; bunun yerine "meydanı boğma" adı verilen bir strateji kullanılıyor.
Bir skandal patlak verdiğinde veya rahatsız edici bir gerçek ortaya çıktığında, siyasi aktörler her zaman bunu çürütmeye çalışmaz. Bunun yerine kamusal alana düzinelerce çelişkili anlatı, alternatif gerçek ve komplo teorisi fırlatırlar. Bu bilgi kirliliği toplumda bilişsel bir yorgunluğa yol açar.
Doğruyu yanlıştan ayırt etme çabasından bitkin düşen kamuoyu, bir süre sonra gerçeğin peşinden gitmeyi tamamen bırakır.
Derin sahtecilik (deepfake) ve üretken yapay zekanın gelişi bu durumu daha da tırmandırarak "yalancının kârı" mekanizmasını doğurdu. Kamuoyu artık video, ses ve metinlerin kusursuz bir şekilde taklit edilebildiğinin farkında olduğundan, yolsuzluk yaparken veya suç üstü yakalanan aktörler, aleyhlerindeki kanıtların yapay zeka üretimi olduğunu iddia ederek sorumluluktan kolayca sıyrılabiliyorlar. Bu oyunun en büyük kurbanı ise "ortak gerçeklik" kavramının ta kendisi oluyor.
Devletin yönetim merkezlerinde, siyasi çatışmanın doğası yasama tartışmalarından gösterişçi bir savaşa evrildi. Meclis komisyonları veya soruşturma oturumları artık denetim amacıyla değil, birer içerik üretim fabrikası olarak kullanılıyor.
Siyasetçiler, yapısal ve kalıcı çözümler üretmek yerine TikTok veya X platformlarında viral olacak 30 saniyelik videolar peşinde koşuyor.
Uzlaşmaktan köşe bucak kaçılıyor; çünkü iki partili veya ortak bir çözüm, her iki tarafı da seçim döneminde kullanacağı güçlü bir kozdan mahrum bırakıyor.
Eş zamanlı olarak, hukuki ve idari sistemler de "hukuk savaşı" adı verilen bir fenomenle birer birincil cepheye dönüştürüldü.
Siyasi hizipler, rakiplerini sandıkta yenmek yerine, onları bitmek bilmeyen davalarla iflas ettirmeyi, diskalifiye etmeyi veya hareket edemez hale getirmeyi hedefliyor.
Hukuki denetim hayati bir önem taşısa da, bu kuralların sistematik bir şekilde silaha dönüştürülmesi, adaletin tarafsızlığına olan toplumsal güveni kökünden sarsıyor.
Seçmen kitlesi için belki de en güçlü tuzak negatif partizanlıktır. Onlarca yıl önce seçmenler çoğunlukla kendi partilerinin neyi savunduğuyla motive olurdu. Bugün ise ezici bir çoğunlukla karşı partinin neye karşı olduğu üzerinden hareket ediyorlar.
Siyasi stratejistler bu korkuyu besleyerek her seçimi iki yarışan vizyon arasında bir tercih olarak değil; bir varoluş krizi ve kıyamet senaryosu olarak sunuyorlar.
Bu ikili çerçeve ölümcül bir psikolojik tuzak yaratıyor: Eğer "karşı taraf" mutlak bir şer odağı olarak görülürse, kendi tarafınızın yaptığı her türlü ahlaki kusur, yolsuzluk veya kural ihlali sadece görmezden gelinmekle kalmaz; aynı zamanda meşru müdafaa için gerekli birer hamle olarak savunulur ve haklı çıkarılır.
Kamuya açık bu tiyatral gösterinin arkasında, dış dünyaya tamamen kapalı, derin bir nüfuz ağı yer alıyor.
Yasal boşluklardan beslenen "karanlık para" ağları, milyarder koalisyonlarının ve kurumsal çıkarların, kimliklerini ifşa etmeden fonlar, düşünce kuruluşları ve yapay çim saha hareketleri finanse etmesine olanak tanıyor.
Küresel ölçekte ise jeopolitik rakipler bu iç çatlakları iştahla istismar ediyor. Yabancı istihbarat servisleri ve bot ağları, kazanması için mutlaka belirli bir adayı desteklemek zorunda hissetmiyor; onların asıl oyunu "istikrarsızlaştırma".
Mevcut toplumsal fay hatlarını (ırksal, ekonomik veya kültürel gerilimleri) köpürterek, kim kazanırsa kazansın sonunda bölünmüş, sinik ve neticede yönetilemez bir ülke devralmasını garantiliyorlar.
Sonuçta modern siyasetin en büyük entrikası, vatandaşlara yoğun bir katılım illüzyonu sunarken onları gerçek güç odaklarından tamamen uzak tutmasıdır.
Sistem; insanların internette tartışmayı, capsler paylaşmayı veya taraflı haberleri tüketmeyi anlamlı bir siyasi eylemmiş gibi hissetmelerini sağlamak üzere tasarlanmıştır.
Gerçekte ise kamuoyu bu öfke tiyatrosunun içinde hapsolmuşken; yasa taslaklarının hazırlanması, yargı atamaları ve ekonomik yapısal kontrol gibi gücün asıl kaldıraçları, dışarıdaki tüm bu gürültüden izole bir şekilde tıkır tıkır işlemeye devam eder.
Bu tuzaktan kurtulmak, oyunu tam olarak neyse o şekilde; yani kitleleri bölmek, dikkatini dağıtmak ve etkisizleştirmek için tasarlanmış bir ekosistem olarak görmekle başlar.
Vatandaşlar ancak bu göstermelik öfkeden uzaklaşarak, gerçek bir toplumsal dayanışmayı ve demokratik hesap verebilirliği yeniden inşa etmenin o yavaş ve meşakkatli yoluna koyulabilirler.
TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin