$

Dolar

49,0395

€

Euro

55,2858

£

Sterlin

64,9071

₣

Frank

59,0456

₺

Gram Altın

6.584,1700

₿

Bitcoin

4.148.535

$

Dolar

49,0395

€

Euro

55,2858

£

Sterlin

64,9071

₣

Frank

59,0456

₺

Gram Altın

6.584,1700

₿

Bitcoin

4.148.535

Makale 02.10.2026 6 dk okuma

Sayın Erdoğan nasıl bir AK Parti istiyor?

Paylaş:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 29 Eylül’de AK Parti teşkilatına söylediği belki de en önemli cümle şudur:

“Partimize katkıda bulunmuş, bu harekete emek vermiş hiç kimseye haksızlık, vefasızlık etmeyiz fakat devletin ve milletin malına el uzatanla bizim işimiz olamaz.”

Aslında bu cümle, Erdoğan’ın nasıl bir AK Parti istediğinin kısa tarifidir.

Erdoğan aynı konuşmasında, yorulanların ve mücadele azmini kaybedenlerin kenara çekilebileceğini belirttikten sonra siyasetin kişisel ikbal için değil, 86 milyonun huzuru ve geleceği için yapıldığını söylüyor.

Erdoğan’ın tarif ettiği AK Parti’ye göre siyaset; kişisel servet edinmenin, makam büyütmenin, akraba ve dostlara imkân sağlamanın değil, millete hizmet etmenin aracıdır.

Bu yaklaşım yeni de değildir. Erdoğan yıllardır teşkilatına aynı şeyi söylüyor: “Efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik.”

2019’daki bir konuşmasında bunu “Hiçbir zaman gurur, kibir bizim işimiz değil. Biz tevazu ehli olmaya mecburuz” sözleriyle ifade etmişti.

2020’de belediye başkanlarına hitap ederken de “tevazu, samimiyet ve gayret” merkezli siyaset istemiş ve “Bize gurur ve kibir yakışmaz” demişti.

Dolayısıyla Erdoğan’ın kafasındaki AK Partili siyasetçinin portresini kendi sözlerinden çıkarmak mümkündür:

Kamu malını kendi malından daha titiz koruyacak; rüşvetten, yolsuzluktan, usulsüzlükten ve iltimastan uzak duracak; belediyeyi, teşkilatı veya kamu görevini yakınlarına imkân sağlama kapısına çevirmeyecek; makamdan zenginleşmeye çalışmayacak; lüks ve şatafatla seçmenden kopmayacak; kibirlenmeyecek; halkın arasından çekilmeyecek ve görevi kişisel ikbal değil emanet sayacak.

Bir de yorulmuşsa kenara çekilecek, heyecanını kaybetmişse koltuğa yapışmayacak.

Nitekim Erdoğan 29 Eylül konuşmasında bunu oldukça açık ifade ediyor: “Yorulan, yüksünen varsa buyursun kenara çekilsin, dinlensin. Aşkını, şevkini, mücadele azmini yitiren varsa buyursun soluklansın.”

Erdoğan’ın kendi ölçülerinden hareket edildiğinde, AK Parti’de siyaset yapmaması gereken insan tipini de tarif etmek mümkündür.

Makamı hizmetten çok nüfuz için isteyen; siyaseti ticari ilişkilerini büyütmek için kullanan; kamu imkânıyla şahsi çevresini besleyen; ihaleye ve imara menfaat gözüyle bakan; haksız kazancı “bizden” olduğu için savunan ve parti aidiyetini hukukun üzerinde gören kişi, Erdoğan’ın çizdiği siyasetçi modelinin dışındadır.

Fakat asıl zor soru bundan sonra başlamaktadır: Erdoğan’ın tarif ettiği AK Parti ile çeyrek asırlık iktidar tecrübesi içinde ortaya çıkan AK Parti pratiği her zaman aynı şey midir?

Burada muhalefetin söylediklerinden önce Erdoğan’ın kendi tekrarlarına bakmak daha öğreticidir.

2017 sonrasında “metal yorgunluğu” tartışmasının açılması; sonraki yıllarda kibir, tevazu, şaibe, israf, şatafat ve kişisel ikbal konusunda teşkilatın tekrar tekrar uyarılması; bugün ise “Devletin malına, milletin malına el uzatanla bizim işimiz olmaz” denilmesi, Erdoğan’ın parti içinde bu konulara sürekli dikkat çektiğini gösteriyor.

Üstelik Erdoğan, AK Parti’yi tarif ederken yalnız yolsuzluk yapmayan bir parti istemiyor. Aynı zamanda halktan kopmayan bir parti istiyor.

2020’de “AK Parti milletin partisidir” dedikten sonra partinin kuruluşundan itibaren millete hizmetkâr olacak bir anlayış üzerine inşa edildiğini söylüyor ve ardından çok açık bir teşkilat ölçüsü koyuyor: “Burada gurur yok, burada kibir yok.”

Demek ki Erdoğan’ın siyaset anlayışında yalnızca yolsuzluk yapmak sorun değildir. Kibirlenmek de sorundur.

Halktan kopmak da sorundur.

Makamı kişiselleştirmek de sorundur.

Siyaseti geçim veya zenginleşme aracına dönüştürmek de bu anlayışla bağdaşmaz.

Tam burada yıllardır muhafazakâr siyasi çevrelerde dolaşan “Önce mücahit, sonra müteahhit, sonra her şeye müsait” eleştirisi önem kazanıyor.

Elbette bu ifade binlerce belediye başkanı, milletvekili, meclis üyesi veya teşkilat mensubunun tamamı hakkında verilmiş bir yolsuzluk hükmü değildir. Böyle bir genelleme için kişi bazında somut delil gerekir.

Fakat sözün işaret ettiği siyasi sosyoloji sorusu ciddidir:

Uzun süre iktidarda kalmak, başlangıçta dava ve hizmet düşüncesiyle siyasete giren kadroların bir bölümünü zaman içinde makam, ihale, ekonomik ilişki ve nüfuz ağlarının parçası hâline getirebilir mi?

Erdoğan’ın yıllardır yaptığı “kibirlenmeyin, şaibeden uzak durun, şatafata kapılmayın, kişisel ikbal peşinde koşmayın” uyarıları da esasen bu risk alanlarına işaret etmektedir.

Bu nedenle Erdoğan’ın muhalefete yönelttiği ölçünün kendi partisine uygulanması ayrıca önem taşımaktadır.

Eğer kamu malına el uzatmak parti ayrımı gözetmeksizin yanlışsa, aynı ölçünün belediye başkanından milletvekiline, il başkanından genel merkez yöneticisine kadar herkes için işlemesi gerekir.

Suçlama ile kesinleşmiş suçun birbirinden ayrılması, masumiyet karinesinin korunması ve soruşturmaların siyasi aidiyetten bağımsız yürütülmesi de bunun doğal sonucudur.

O hâlde mesele “AK Parti ak mıdır, değil midir?” şeklindeki bir slogan yarışından daha derindir.

Erdoğan’ın kendi sözleri esas alınırsa asıl soru şudur: AK Parti, Erdoğan’ın AK Parti’den istediği kadar “ak” kalabiliyor mu?

Bunun cevabı bir konuşmayla veya muhalefete yöneltilen suçlamalarla değil; partinin kendi mensupları hakkındaki iddialarda gösterdiği refleksle, şeffaflıkla, denetimle ve gerektiğinde kendi içinden bir isimle yollarını ayırabilme iradesiyle ölçülebilir.

Erdoğan’ın tarif ettiği ideal siyasetçi; zenginleşmek için siyasete girmeyen, makamı mülk edinmeyen, akrabasını devlete taşımayan, ihaleden pay beklemeyen, eleştiriden kaçmayan ve “bizden” olanın yanlışını da “onlardan” olanın yanlışı kadar açık görebilen siyasetçidir.

Böyle okunduğunda Erdoğan’ın 29 Eylül konuşması yalnızca muhalefete verilmiş bir mesaj değildir.

Belediye meclis üyesinden belediye başkanına, milletvekilinden il başkanına ve genel merkez yöneticisine kadar AK Parti kadrolarının önüne konulmuş ağır bir ahlak, emanet, tevazu ve hesap verebilirlik standardıdır.

Asıl mesele de Erdoğan’ın bu standardı istemesinden ziyade, AK Parti’nin bu standardı ne ölçüde gerçekleştirebildiğidir.

TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin

 

Etiketler:
Adem Şahin
Adem Şahin

Köşe Yazarı