$

Dolar

49,0288

€

Euro

55,6448

£

Sterlin

65,0166

₣

Frank

58,7668

₺

Gram Altın

6.588,7400

₿

Bitcoin

4.130.020

$

Dolar

49,0288

€

Euro

55,6448

£

Sterlin

65,0166

₣

Frank

58,7668

₺

Gram Altın

6.588,7400

₿

Bitcoin

4.130.020

Makale 30.09.2026 8 dk okuma

Sayın Erdoğan gerçekten yalnız mı?

Paylaş:

Sayın Erdoğan çeyrek asırdan uzun süredir Türkiye siyasetinin merkezinde. Bu uzun yürüyüş boyunca kimlerle yola çıktığını, kimlerin nereden gelip hangi makamlara ulaştığını en iyi bilenlerden biri de şüphesiz kendisidir.

Dün yanında yürüyenlerden kimisini Cumhurbaşkanı, kimisini Meclis Başkanı, kimisini bakan, milletvekili, belediye başkanı veya bürokrat olarak gördük.

Fakat siyasetin garip bir kanunu var: İnsan makam sahibi oldukça çevresi kalabalıklaşır; fakat o kalabalığın ne kadarının insana, ne kadarının makama ait olduğunu anlamak giderek zorlaşır.

Belki de Sayın Erdoğan'ın bugün yaşadığı siyasi yalnızlığı tartışırken asıl bakılması gereken yer tam burasıdır.

Aslında Erdoğan bu tehlikeyi yıllar önce görmüş ve kendi teşkilatını açık biçimde uyarmıştı.

20 Kasım 2018'de yaptığı konuşmada “Yolunu şaşıranları ya ıslah ya tasfiye edeceğiz” diyor; ardından teşkilat mensuplarına makam ve adaylık üzerinden değil, dava ve hizmet üzerinden siyaset yapmaları gerektiğini hatırlatıyordu. Daha önemlisi, “AK Parti ben değil, biz partisidir” diyordu.

Konuşmasının belki de bugün yeniden okunması gereken en önemli iki ölçüsü ise şunlardı: Üzerinde şaibe bulunanların parti kapısından kendiliğinden çıkması gerektiğini söylüyor ve teşkilatına “Acaba millet bana ne diyor?” diye sormasını öğütlüyordu.

Aradan yıllar geçti. Şimdi bu sözleri yalnızca geçmişte yapılmış bir konuşma olarak değil, bugünün siyasetine tutulmuş bir ayna olarak okumak gerekir.

İl başkanı, ilçe başkanı, belediye başkanı, milletvekili, bürokrat, rektör, genel müdür veya herhangi bir kamu yöneticisi için ölçü değişmemelidir: “Millet bana ne diyor?”

Daha doğrusu; hakkımda ne konuşuluyor, makamımı nasıl kullanıyorum, liyakate riayet ediyor muyum, kamu malına nasıl davranıyorum, çevremde kimleri topluyorum, insanların gönlünü mü yapıyorum yoksa makamın gücüyle gönül mü kırıyorum?

Çünkü Erdoğan'ın kendi koyduğu ölçü buysa, bugün Erdoğan adına görev yapanların da aynı terazide tartılması gerekir.

Mesele tam burada Sayın Erdoğan'ın yalnızlığı meselesine dönüşüyor.

Çünkü bir lideri yalnız bırakan yalnızca karşısındaki muhalefet değildir. Bazen asıl yalnızlık, liderin yıllardır söylediği ilkelerin kendi çevresinde uygulanmamasıdır.

Kürsüde “dava” deyip makamda kendi çevresini tahkim eden; “liyakat” deyip eşini dostunu kollayan; “adalet” deyip kendisini eleştirene tahammül edemeyen; “millet” deyip milletin arasına girmeyen siyasetçi, Erdoğan'ın yanında görünse bile onun söylediği siyasetin yanında değildir.

Hele Erdoğan'ın adını, fotoğrafını veya siyasi gücünü kendi kişisel nüfuzunun teminatı gibi kullananlar varsa mesele daha da ciddidir.

Erdoğan'ın yıllar önce söylediği “AK Parti ben değil, biz partisidir” cümlesinin anlamı da burada ortaya çıkıyor.

“Biz” demek, birkaç kişinin kendi arasında kurduğu çıkar dayanışması değildir. “Biz”; millet, teşkilat, hukuk, liyakat ve ortak sorumluluk demektir.

Eğer bir belediye başkanı belediyeyi kendi çevresinin istihdam bürosuna, bir bürokrat kamu kurumunu şahsi nüfuz alanına, bir rektör üniversiteyi kendi idari mülküne, bir teşkilat yöneticisi partiyi kendi kariyer basamağına dönüştürüyorsa orada “biz” küçülmüş, “ben” büyümüş demektir.

Üstelik bütün bunlar Erdoğan'ın adı kullanılarak yapılıyorsa siyasi faturanın sonunda kime çıktığını tahmin etmek zor değildir.

Üniversitelerden bürokrasiye kadar aynı ilke geçerlidir. Cumhurbaşkanı tarafından atanmak hiç kimseye Cumhurbaşkanı adına sınırsız tasarruf yetkisi vermez.

Bir rektörün atanmış olması üniversite bütçesini şahsi bütçesine, akademik kadroları dağıtılacak ganimete dönüştürmez. Hakkında kayırmacılık, mobbing veya hukuksuzluk iddiası bulunan bir yöneticinin yapması gereken, siyasi iradenin arkasına saklanmak değil bağımsız denetime kapısını açmaktır.

Somut suç veya yasa dışı yapılanma iddiaları da siyasi sloganlarla değil delille ve hukukla araştırılmalıdır.

Çünkü devlet adına yapılan her yanlışın siyasi faturası eninde sonunda devletin başındaki iradeye kadar ulaşır.

Aynı şey teşkilatlar için de geçerlidir.

İl başkanı kendisini vali, ilçe başkanı kaymakam, milletvekili bütün kamu kurumlarının personel müdürü gibi görmeye başlarsa parti ile devlet arasındaki sınır bulanıklaşır.

Gazeteci soru sorduğunda cevap vermek yerine siyasi nüfuzla susturulmaya çalışılıyorsa Erdoğan'ın yıllardır kullandığı “gönül siyaseti” kavramının içi boşalır.

Erdoğan'ın 2018'deki ifadesi son derece açıktı: “Siyaset gönül, gönüllülük işidir.”

O halde gönül yapmak yerine korku üreten, vatandaşa tepeden bakan veya makamını kişisel hesaplaşmanın aracı haline getirenlerin kendilerini Erdoğan'ın o gün koyduğu ölçüyle değerlendirmeleri gerekir.

Üstelik bugün bu muhasebe geçmişten daha önemlidir.

Ekonomik sıkıntıların vatandaş üzerindeki etkisinin hissedildiği, kamu yönetiminde liyakat ve denetim tartışmalarının sürdüğü, sermaye piyasalarında yaşanan gelişmelerin kamuoyunda yeni sorular doğurduğu bir dönemde siyasi iktidarın en önemli sermayesi yalnızca yaptığı yatırımlar değildir; güvendir.

Birilerinin devletin, siyasetin, dinin veya güçlü siyasi isimlerin itibarını kullanarak ekonomik yahut bürokratik nüfuz alanları oluşturduğu yönünde iddialar varsa bunlar kişiler peşinen suçlu ilan edilmeden, fakat üzerleri de örtülmeden araştırılmalıdır. Çünkü şaibenin ilacı slogan değil, şeffaflıktır.

Belki de Sayın Erdoğan'ın yıllar önce teşkilatına yönelttiği soruyu bugün bütün parti mensuplarının yeniden kendilerine sorması gerekiyor: “Acaba millet bana ne diyor?”

Sadece seçimden seçime yapılan anketlerde değil; çarşıda, pazarda, üniversitede, adliyede, belediyede, hastanede ve sokakta millet ne diyor?

Vatandaşın eleştirisini “muhalefet propagandası” diye bir kenara atmak kolaydır. Zor olan o eleştirinin içinde hakikat payı bulunup bulunmadığına bakmaktır.

Siyasette gerçek sadakat de tam burada başlar. Sadakat, liderin her söylediğini alkışlamak değil; onun yıllardır savunduğunu söylediği ilkeleri, lider görmediğinde de koruyabilmektir.

O nedenle Sayın Erdoğan'ı asıl yalnız bırakanlar ona açıkça itiraz edenler olmayabilir. Onun fotoğrafıyla kapı açanlar, adını kullanarak nüfuz üretenler, makamlarını korumak için “Reisimizin talimatı” sözünün arkasına saklananlar ve kendi yanlışlarının siyasi faturasını Cumhurbaşkanı'na bırakanlar da olabilir.

Erdoğan'ın 2018'deki ölçüsünü bugün kendisine uygulayacak cesareti olmayanların “Reisim”, “Başkanım”, “Davamız” demesinin siyasi anlamı tartışmalıdır.

Çünkü gerçek sadakat sözle değil, makam ve menfaat söz konusu olduğunda ortaya çıkar.

Çeyrek asrın sonunda asıl soru belki de budur: Sayın Erdoğan gerçekten yalnız mı?

Yoksa çevresi hiç olmadığı kadar kalabalık olduğu için mi yalnız?

Kim gerçekten Erdoğan'ın yanında, kim Erdoğan'ın temsil ettiği iktidarın yanında?

Kim davanın yükünü taşıyor, kim iktidarın nimetini?

Kim “biz” diyor, kim “biz” diyerek aslında kendi “ben”ini büyütüyor?

Erdoğan'ın yıllar önce söylediği söz bugün kendi çevresi için güçlü bir ölçü sunuyor:

“Ölçümüz, ‘Acaba millet bana ne diyor?’ olmalıdır.”

Belki de artık bu sorunun teşkilat toplantılarında alkışlanmasından çok, gerçekten cevaplandırılması gerekiyor. Çünkü siyasetin en tehlikeli yanılgısı, kalabalığı sadakat sanmaktır.

Ve bazen bir lideri yalnız bırakanlar karşısında duranlar değil; hemen yanı başında duranlardır.

TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin

Etiketler:
Adem Şahin
Adem Şahin

Köşe Yazarı