$

Dolar

45,9778

Euro

53,4950

£

Sterlin

61,8848

Frank

58,0545

Gram Altın

6.556,2900

Bitcoin

3.008.870

$

Dolar

45,9778

Euro

53,4950

£

Sterlin

61,8848

Frank

58,0545

Gram Altın

6.556,2900

Bitcoin

3.008.870

Makale 04.06.2026 8 dk okuma

Savaşçılar, tutsaklar ve cumhuriyetin ürettiği insan

Paylaş:

“İnsan bazen en çok terk ettiği yere benzer. Milletler de öyle…”

Bazı hikâyeler vardır; yazıldıkları dönemi aşar, milletlerin kaderini anlatmaya başlar. Jorge Luis Borges’in “Savaşçının ve Tutsak Kadının Hikâyesi” tam da böyle bir metindir.

Borges, birkaç sayfalık bu kısa öyküde insanlık tarihinin en eski ve en sancılı sorusunu sorar:

İnsan kimdir?

Doğduğu yere mi aittir, yoksa kendisini ait hissettiği yere mi?

Bir tarafta Lombard savaşçısı Droctulft vardır. Roma’yı kuşatan barbar ordularının içindedir. Ancak Ravenna’nın surlarına baktığında yalnızca bir şehir görmez; başka bir medeniyet görür. Kendi halkını terk eder ve dün düşmanı olan şehrin savunucusu olarak ölür.

Diğer tarafta ise İngiliz kökenli bir kadın vardır. Yerli kabileler tarafından kaçırılır. Yıllar sonra aynı millete sahip bir ingiliz kadın onu bulduğunda geri dönme fırsatına sahiptir. Ama dönmez. Medeni dünyanın konforunu değil, bozkırın özgürlüğünü seçer.

Birisi barbarlıktan medeniyete gider.

Diğeri medeniyetten barbarlığa.

Ama Borges’in dehası burada ortaya çıkar.

Çünkü aslında ikisi de aynı şeyi yapmıştır.

Aidiyet değiştirmişlerdir.

Kimlik değiştirmişlerdir.

Kaderlerini yeniden yazmışlardır.

Ve belki de bu nedenle Borges’in hikâyesi, Türkiye’nin son iki yüz yıllık serüvenini anlamak için eşsiz bir metafor sunmaktadır.

Devletlerin Kurduğu İnsan Fabrikaları

Türkiye’nin modernleşme tarihine yukarıdan bakıldığında yalnızca rejimler görünmez.

Asıl görülen şey, devletin sürekli yeni insanlar üretmeye çalışmasıdır.

Tanzimat’tan Meşrutiyet’e…

Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e…

Tek parti döneminden çok partili hayata…

27 Mayıs’tan 12 Eylül’e…

28 Şubat’tan 15 Temmuz sonrasına kadar…

Her siyasal kırılma yalnızca iktidarı değiştirmedi.

İnsanı değiştirmeye çalıştı.

Çünkü her siyasal sistem önce kendi vatandaşını üretmek ister.

Osmanlı’nın son döneminde sadık tebaa…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında modern vatandaş…

Daha sonra ideolojik kutupların şekillendirmeye çalıştığı yeni insan tipleri…

Devlet sürekli değişti.

Ama insanı yeniden biçimlendirme arzusu hiç değişmedi.

Cumhuriyet’in Droctulftları

Cumhuriyet’in kuruluşu tarihimizin en büyük medeniyet dönüşümlerinden biriydi.

Yeni devletin önünde son derece ağır bir görev vardı:

Yıkılmış bir imparatorluğun enkazından yeni bir ulus-devlet çıkarmak.

Bu süreçte yalnızca kurumlar değişmedi.

Dil değişti.

Eğitim değişti.

Tarih anlatısı değişti.

Medeniyet tasavvuru değişti.

İnsanların geçmişleriyle kurduğu ilişki değişti.

Bir anlamda Türkiye’nin Droctulftları ortaya çıktı.

Osmanlı’nın çok katmanlı dünyasından uzaklaşarak yeni bir medeniyet tahayyülüne yönelen kuşaklar…

Onlar için Ravenna artık Avrupa idi.

İlerleme Avrupa’ydı.

Bilim Avrupa’ydı.

Gelecek Avrupa’ydı.

Muasır medeniyet hedefi yalnızca bir kalkınma programı değil, aynı zamanda yeni bir kimlik projesiydi.

Ancak tarihin hiçbir döneminde aidiyet yalnızca devlet politikalarıyla belirlenmedi.

İnsan ruhunun da bir hafızası vardır.

Ve hafıza kolay teslim olmaz.

Tutsak Kadının Dönüşü

Nitekim sonraki dönemlerde bu kez ters yönde bir hareket başladı.

Bir zamanlar geçmişten uzaklaştırılan kitleler, yeniden tarihleriyle, dinleriyle ve kültürel kökleriyle bağ kurmaya yöneldi.

Bu kez Borges’in tutsak kadını sahneye çıktı.

Modernleşmenin merkezinden uzaklaşarak kaybedildiği düşünülen hafızaya doğru yürüyen insanlar…

Dün çevrede olanlar merkeze geldi.

Merkezdekiler kendilerini çevrede buldu.

Bir dönem geri kalmışlığın sembolü sayılan değerler, yeni dönemde aidiyetin ve meşruiyetin temel kaynaklarına dönüştü.

Türkiye’nin siyasal tarihi biraz da budur:

Sürekli yer değiştiren aidiyetlerin tarihi.

Sürekli yeniden tanımlanan kimliklerin tarihi.

Aidiyet Krizi ve Kutuplaşmanın Kaynağı

Bu yüzden Türkiye’de siyaset hiçbir zaman yalnızca ekonomi ya da yönetim meselesi olmadı.

Her zaman bir kimlik mücadelesi oldu.

Her seçimde aslında şu soru yeniden soruldu:

“Biz kimiz?”

Batılı mı? Doğulu mu? Modern mi? Geleneksel mi? Seküler mi? Dindar mı?Ulusal mı? Medeniyetçi mi?

Fakat belki de bütün bu soruların ortak yanlışı, insanı tek bir kimliğe indirgemeleridir.

Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan gerilimlerin önemli bir bölümü, bir kimliğin diğerini tasfiye etmeye çalışmasından kaynaklandı.

Bir dönem din kamusal alandan uzaklaştırılarak modern insan üretileceği düşünüldü.

Başka bir dönemde din üzerinden yeni bir toplumsal aidiyet inşa edilmeye çalışıldı.

Bir dönem tarih unutulmak istendi.

Başka bir dönemde tarih yeniden kutsallaştırıldı.

Bir dönem kültür yük olarak görüldü.

Başka bir dönemde kurtuluş reçetesi ilan edildi.

Fakat sonuç değişmedi.

Çünkü devletler insan üretebilir.

Ancak ruh üretemezler.

Değişerek Devam Etmek, Devam Ederek Değişmek

Tam bu noktada Ahmet Hamdi Tanpınar devreye girer.

Tanpınar’ın bütün eserleri aslında Türkiye’nin yaşadığı medeniyet krizinin romanıdır.

O, ne geçmişe dönmeyi savunmuştur ne de geçmişi inkâr ederek geleceğe yürümeyi.

Onun büyük fikri şuydu:

“Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek.”

Tanpınar’ın medeniyet tasavvuru, Borges’in hikâyesinde eksik kalan parçayı tamamlar.

Droctulft eski dünyasını tamamen yok ederek yeni bir dünyaya geçti.

Tutsak kadın da aynı şeyi yaptı.

Oysa Tanpınar’a göre medeniyet, bir dünyayı terk edip diğerine sığınmak değildir.

Medeniyet, geçmişi bugünün içine taşıyabilme sanatıdır.

Bir milletin hafızasını koruyarak yenilenebilmesidir.

Türkiye’nin yaşadığı sancıların önemli bir bölümü de burada ortaya çıktı.

Çünkü uzun yıllar boyunca mesele değişmek değil, taraf değiştirmek olarak görüldü.

Oysa medeniyet değiştirmek ile medeniyet kurmak aynı şey değildir.

Türkiye’nin Asıl Meselesi

Bugün yaşadığımız kutuplaşmaların temelinde de bu gerçek yatıyor.

Toplumun bir kesimi geleceği geçmişten kurtulmakta görüyor.

Diğer kesimi ise geçmişe dönmekte.

Bir taraf Ravenna’nın surlarına hayran.

Diğer taraf bozkırın özgürlüğüne.

Oysa Türkiye’nin ihtiyacı ne Ravenna’yı yıkmak ne de bozkıra geri dönmektir.

Asıl ihtiyaç, Tanpınar’ın işaret ettiği medeniyet sentezini kurabilmektir.

Ne Osmanlı tamamen geride kaldı.

Ne Cumhuriyet bütünüyle yeni bir başlangıç olabildi.

Ne gelenek kayboldu.

Ne modernlik kesin bir zafer kazandı.

Bu topraklar, birbirini dışlayan değil, birbirini taşıyan kimliklerin coğrafyasıdır.

Biz Kimiz?

Belki de Türkiye’nin en büyük meselesi ekonomik krizler, seçimler ya da iktidar mücadeleleri değildir.

Belki en büyük mesele, bir asırdır devam eden aidiyet krizidir.

Çünkü aidiyet duygusu çözülünce insan yalnızlaşır.

Toplum parçalanır.

Devlet büyüse bile millet küçülür.

Bugün önümüzde duran soru hâlâ aynıdır:

Siyasal sistemler insan üretmeye devam mı edecek?

Yoksa insanlar kendi hikâyelerini kurabilecek mi?

Borges’in savaşıyla Tanpınar’ın medeniyet arayışı tam bu noktada birleşiyor.

Çünkü gerçek medeniyet, insanları tek bir kalıba sokmak değildir.

Onların kendi kimliklerini özgürce kurabilecekleri alanı açabilmektir.

Aidiyet bir emir değildir.

Kimlik bir dayatma değildir.

Medeniyet bir inkâr değildir.

Medeniyet, hafızayla gelecek arasında kurulan köprüdür.

Ve Türkiye’nin hikâyesi, belki de hâlâ bu köprünün üzerinde yazılmaktadır.

Bir asırdır aynı soruyu soran bir ülke olarak:

“Biz kimiz?”

Belki de cevap ne Ravenna’nın surlarında ne de bozkırın sonsuzluğunda saklıdır.

Belki cevap, Tanpınar’ın işaret ettiği yerde durmaktadır:

Değişmeden kalamayan, fakat değişirken kendisini kaybetmeyen bir medeniyet fikrinde.

Çünkü insan bazen en çok terk ettiği yere benzer.

Milletler de öyle…

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı