$

Dolar

46,1116

Euro

53,1487

£

Sterlin

61,9322

Frank

57,9364

Gram Altın

6.409,1600

Bitcoin

2.849.306

$

Dolar

46,1116

Euro

53,1487

£

Sterlin

61,9322

Frank

57,9364

Gram Altın

6.409,1600

Bitcoin

2.849.306

Makale 06.06.2026 5 dk okuma

Michael Rubin’den Türkiye’ye küstah saldırı

Paylaş:

Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinden enerji diplomasisine, Karabağ’dan Doğu Akdeniz’e kadar birçok alanda attığı stratejik adımlar bazı küresel çevreleri ciddi biçimde rahatsız ediyor. Çünkü Ankara artık yalnızca bölgesel bir aktör değil; kendi oyununu kurmaya çalışan bağımsız bir güç olarak hareket ediyor.

Tam da bu nedenle Türkiye’ye yönelik saldırılar artık yalnızca sınır hattında değil; diplomasi masalarında, medya merkezlerinde ve uluslararası düşünce kuruluşlarında yürütülüyor.

Son günlerde Türkiye düşmanlığıyla tanınan Michael Rubin’in yaptığı açıklamalar bunun en açık örneklerinden biri oldu.

Rubin’in sözleri sıradan bir yorum değildir. Bu açıklamalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını hedef alan açık bir müdahale çağrısıdır.

“Türkiye’nin İstanbul üzerindeki egemenliğinin sorgulanması” çağrısı yapmak; yalnızca diplomatik bir hadsizlik değil, aynı zamanda uluslararası hukuka meydan okumaktır.

Daha da vahimi, Ayasofya’dan Heybeliada Ruhban Okulu’na, Ermeni kilise mülklerinden patrikhane yönetimine kadar uzanan taleplerle Türkiye içerisinde uluslararası vesayet mekanizması kurulması istenmektedir.

Bu yaklaşımın özü şudur:

Türkiye kendi toprağında tam egemen olmasın.

İstanbul üzerinde uluslararası denetim oluşsun.

Azınlık hakları söylemi üzerinden Türkiye’ye baskı mekanizması kurulsun.

Bu kabul edilemez.

“İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ” MASKESİYLE SİYASİ MÜDAHALE

Hiç kimse Türkiye’ye din ve vicdan özgürlüğü dersi veremez.

Bugün İstanbul’da kiliseler açıktır.
Patrikhane faaliyet göstermektedir.
Sinagoglar ibadete açıktır.
Ermeni cemaati vakıfları faaliyetlerini sürdürmektedir.

Ancak mesele özgürlük değil; egemenliktir.

Rubin’in açıklamaları, dini kurumları uluslararası siyasetin aparatı hâline getirme girişimidir. Bu yaklaşım geçmişte Osmanlı’ya karşı kullanılan kapitülasyon zihniyetinin modern versiyonudur.

Bir zamanlar “azınlıkları koruma” bahanesiyle imparatorlukların iç işlerine müdahale eden güçler, bugün aynı yöntemi farklı kavramlarla yeniden devreye sokmaya çalışmaktadır.

Türkiye bu oyunu çok iyi tanımaktadır.

TÜRK CUMHURİYETLERİNE YÖNELİK SATRANÇ

Öte yandan Türk dünyasında yaşanan bazı gelişmeler de dikkat çekicidir.

Kazakistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi liderine devlet nişanı vermesi ve bazı Türk cumhuriyetlerinin Rum yönetimiyle yakınlaşması yalnızca diplomatik bir tercih olarak okunamaz.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin etki alanını parçalamaya yönelik daha büyük stratejik planların işaret fişeği olabilir.

Türk dünyası arasına mesafe koymak,
Ankara’yı yalnızlaştırmak,
Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi sıkıştırmak,
Kafkasya ve Orta Asya hattında yeni denge oluşturmak…

Bütün bunlar birbirinden bağımsız değildir.

Türkiye içeride günlük siyasi tartışmalara gömülürken dışarıda çok katmanlı bir kuşatma mekanizması kuruluyor.

TÜRKİYE ARTIK DAHA SERT VE NET KONUŞMALIDIR

Ankara artık bu tür açıklamaları “marjinal görüş” diyerek geçiştiremez.

Çünkü bu söylemler belirli merkezlerde dolaşıma sokuluyor, ardından raporlara dönüşüyor, sonra diplomatik baskı aracına evriliyor.

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı derhal diplomatik tepki göstermelidir.

Amerikan Büyükelçiliği nezdinde resmi girişim yapılmalıdır.

Türkiye’nin egemenlik haklarını hedef alan açıklamaların kabul edilemez olduğu net biçimde ortaya konmalıdır.

Sessizlik, zaman zaman karşı taraf tarafından zafiyet olarak okunur.

Türkiye güçlüdür.
Türkiye bağımsızdır.
Türkiye, İstanbul’un da Ayasofya’nın da tarihî mirasının da tek ve meşru hâkimidir.

Hiçbir düşünce kuruluşu temsilcisi, hiçbir eski Pentagon bürokratı, Türkiye Cumhuriyeti’ne egemenlik dersi veremez.

MESELE SADECE BİR TWEET DEĞİL

Bu olay yalnızca sosyal medyada atılmış provokatif bir mesaj değildir.

Asıl mesele, Türkiye’nin yükselişinden rahatsız olan çevrelerin artık daha açık konuşmaya başlamasıdır.

Bugün İstanbul’un statüsünü tartışmaya açanlar, yarın Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye geri adım attırmaya çalışacaktır.
Bugün patrikhane üzerinden baskı kurmak isteyenler, yarın savunma sanayi projelerine yaptırım kartını masaya sürecektir.

Bu nedenle Türkiye’nin önünde iki seçenek vardır:

Ya gelişmeleri yalnızca izleyen bir ülke olacak…
Ya da diplomatik, siyasi ve stratejik reflekslerini güçlendirerek bu kuşatmayı dağıtacaktır.

Artık mesele yalnızca dış politika değil;
Milli egemenlik meselesidir.

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı