$

Dolar

45,9305

Euro

53,5300

£

Sterlin

61,9525

Frank

58,4060

Gram Altın

6.620,4900

Bitcoin

3.253.854

$

Dolar

45,9305

Euro

53,5300

£

Sterlin

61,9525

Frank

58,4060

Gram Altın

6.620,4900

Bitcoin

3.253.854

Makale 02.06.2026 5 dk okuma

Sandığın romantizmi, siyasetin gerçekliği

Paylaş:

“Demokrasinin esas prensibi halkın egemenliğidir” demiş Palton. Muhtemelen bugün yaşasa, bu cümlenin devamına bir de şu notu düşerdi:
“Ve halk, kendisini yönetecekleri seçerken televizyon tartışmalarındaki ses tonuna, miting meydanındaki slogan ritmine ve sosyal medyadaki caps performansına göre karar veriyorsa; demokrasi çoktan bir halkla ilişkiler ajansına teslim olmuş demektir.”

Türkiye, uzun zamandır sandığı kutsayan ama seçmeni yetiştirmeyi ihmal eden ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bizde demokrasi, çoğu zaman bir yönetim biçimi değil; bir duygu biçimi. Seçim akşamları balkon konuşmalarıyla, konvoylarla, sloganlarla, marşlarla yaşanan büyük bir toplumsal terapi seansı…

Fakat mesele tam da burada başlıyor. Çünkü halk egemenliği dediğimiz şey, sadece oy kullanmak değildir. Oy verecek insanın düşünsel bağımsızlığa sahip olması gerekir. Eğitimli olması gerekir. Eleştirel düşünmesi gerekir. Devleti, liderden ayırabilmesi gerekir. Biz ise yıllardır tam tersini üreten bir siyasi kültürün içinde yaşıyoruz.

Bu memlekette bilinçli vatandaş yetiştirilmiyor; taraftar yetiştiriliyor.

Ve taraftarın en sevdiği şey de alkışlamaktır.

Çünkü alkış, düşünmekten daha kolaydır.

Demokrasinin en trajik yanı şudur: Halkı kandırmanın yolu çoğu zaman halka hakaret etmekten değil, onu sürekli övmekten geçer. “Siz büyüksünüz”, “siz her şeyin en iyisini bilirsiniz”, “siz olmazsanız devlet çöker”, …

İktidarlar değişiyor ama yöntem değişmiyor. Çünkü siyaset, Türkiye’de uzun zamandır bir yönetim sanatı olmaktan çıktı; psikolojik tatmin sektörüne dönüştü.

Demagog dediğimiz figür tam burada sahneye çıkar. Güzel konuşur. Kalabalığın hoşuna gidecek cümleleri ezbere bilir. Sorun çözmekten çok duygu yönetir. Hakikati anlatmaz; hoş duyulanı tekrar eder.

Ve halk, çoğu zaman kendisine gerçeği söyleyenleri değil, kendisini iyi hissettirenleri sever.

Böylece demokrasi yavaş yavaş biçim değiştirir.

Önce güçlü lider kültü oluşur.

Sonra kurumlar zayıflar.

Ardından liyakat ile birlikte taraftar oluşur.

Ve bir gün bakarsınız ki sandık hâlâ vardır ama iktidar artık sadece seçimle açıklanamaz hale gelmiştir.

İşte o noktada demokrasi, ağır ağır otokrasiye dönüşür.

Ama hikâye burada da bitmez.

Çünkü otokrasinin doğal sonucu, zamanla oligarşidir.

Yani birkaç grubun, birkaç çevrenin, birkaç ekonomik ve bürokratik odağın devleti paylaşması…

Türkiye’de insanlar hâlâ siyaseti kişiler üzerinden okumaya çalışıyor. “Falanca liderden sonra kim gelecek?” sorusu memlekette en çok tüketilen siyasi magazin başlığıdır.

Oysa asıl mesele hiçbir zaman isimler değildir.

Sistemdir.

Çünkü sistem kendine uygun insanı zaten üretir.

Bir dönemin adamları vardır. Ve devlet, her dönemin ihtiyacına göre o adamları yıllar öncesinden yetiştirir. Kimi bürokraside büyür, kimi medya koridorlarında dolaşır, kimi think-tank salonlarında parlatılır, kimi gençlik kollarında sabırla bekletilir.

Sahne boş kalmaz.

Türkiye’de siyaset, sanıldığı kadar spontane değildir. Biz sadece vitrindeki yüzleri görüyoruz. Ama o yüzlerin arkasında yıllardır örülen ağları, kurulan ilişkileri, hazırlanan kadroları görmüyoruz.

Bugün herhangi bir siyasi liderin sonrası üzerine yapılan tartışmaların büyük kısmı bu yüzden anlamsızdır. Çünkü mesele “kim gelecek” değildir; hangi düzenin devam edeceğidir.

Bir tiyatro düşünün…

Başrol oyuncusu değişiyor ama dekor aynı kalıyor.

Metin aynı.

Rejisör aynı.

Sahne ışığı aynı.

Sadece oyuncular değişiyor.

Ve seyirci her seçimde yeni bir oyun izlediğini sanıyor.

Türkiye’nin temel sorunu demokrasi eksikliği kadar, demokrat insan eksikliğidir.

Çünkü demokrat olmak sadece seçim istemek değildir. Güç kimde olursa olsun ona sınır istemektir. Kendi görüşünün de eleştirilebilmesini kabul etmektir. “Benim adamım yaparsa doğrudur” anlayışını reddetmektir.

Ama bizde siyaset uzun zamandır ahlaki değil, kabilesel bir aidiyet biçiminde yaşanıyor.

Partiler futbol takımı gibi tutuluyor.

Liderler devletle özdeşleştiriliyor.

Ve insanlar ideoloji değil, aidiyet satın alıyor.

Hal böyle olunca demokrasi bir yönetim sistemi olmaktan çıkıp büyük bir sadakat yarışına dönüşüyor.

Belki de Türkiye’nin en ironik gerçeği şudur:

Herkes demokrasiyi savunduğunu söylüyor ama kimse güçlü kurumlar istemiyor.

Çünkü güçlü kurum, güçlü lider efsanesini bozar.

Bağımsız yargı isteriz ama bizim tarafı yargılamadığı sürece.

Özgür medya isteriz ama bize dokunmadığı sürece.

Liyakat isteriz ama bizim çocuk da işe girsin diye telefon açmaktan vazgeçmeyiz.

Sonra da dönüp “Bu ülke neden düzelmiyor?” diye sorarız.

Çünkü mesele sadece siyasetçiler değildir.

Bir ülkenin rejimi, biraz da toplumun karakterinin aynasıdır.

Ve aynaya bakmak, slogan atmaktan daha zordur.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değildir.

Yeni bir alkış cümlesi değildir.

Yeni bir karizmatik yüz hiç değildir.

Bu ülkenin ihtiyacı, vatandaşı yeniden yetiştirmektir.

Düşünen, sorgulayan, lidere değil hukuka bağlı bir toplum üretmektir.

Aksi halde demokrasi dediğimiz şey, her seçimde başka bir otokrata yetki veren romantik bir ritüelden ibaret kalacaktır.

Ve biz, sandığın başında özgür olduğumuzu sanarken; çoktan seçme hakkımızı değil, sadece seçme illüzyonumuzu koruyor olacağız.

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı