Biz daha tek din, tek ilah, tek yumruk olamadan adamlar küresel dizayn ile evrensel tek tip model insan ürettiler; nasıl mı? Hadi başlayalım..
Öncelikle zat-ı ahvalimi arz edeyim: Ben, önce Elhamdülillah Müslüman, sonra ecdadımın emaneti bu vatanın bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.
İnsanların anlamadığı konu şu ki; tabularının ötesindeki hakikati kabul eden bir insan senin düşmanın olmuyor. Öyle ki, hepimiz bu vatanın evlatlarıyız. Ancak devlet bir ilaha dönüştürülemez. Bizlerin yegane amacı —eğer Müslüman isek— dinimizin bize çizdiği sınırları ve gereklilikleri iyi anlamak; yaşadığımız dünyayı, medeniyetimizi, toplumumuzu ve ailemizi bu çerçeveyle okumak ve ona göre dizayn etmektir.
Öncelikle, tüm karşıt fikirleri "Firavun" ilan eden kardeşim! Allah, Firavun'a bile yumuşak söylemi emretti. Kaldı ki sen bugün, fanatik bir vatandaş ve partizan bir kimlikle cümle alemi düşman belledin; bu işin garipliğini görmüyor musun?
Adaletli olmak, savunduğun fikre rağmen hakkı ve hakikati ayırabilmektir. Hep sen haklı olamazsın; elbet değil ki her şeyi bilen sadece Alim olan Allah'tır. O halde, önce muhasebeye kendi nefsimizden başlamalıyız. Siyaseti bir tahkim aracı, dini ve kutuplaştırıcı bir söylem üzerinden toplumu dizayn etme aparatı yapanlara karşı, hak ve hakikati gözeterek çok daha dikkatli olmak gerekmektedir.
Hz. Musa ve Firavun kıssası, bu meseledeki en büyük rehberimizdir. Allah Teâlâ, zulmün ve küfrün simgesi olan Firavun'a bile Hz. Musa ve Hz. Harun'u gönderirken "Onunla yumuşak bir dille konuşun, belki zikir veyahut haşyet duyar" (Taha, 44) buyurmuştur.
Bugün en temel meselemiz, bu nebevi nezaketi ve hikmeti kaybetmiş olmamızdır. Farklı siyasi duruşları veya düşünceleri doğrudan bir iman-küfr kavgısına indirgemek, hem siyasete hem de dine yapılacak en büyük haksızlıktır. "Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan, hakka şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; o, takvaya daha yakındır." (Mâide, 8)
Ayet-i kerimenin de işaret ettiği gibi, adalet ancak "hep ben haklıyım" demediğimizde, kendi nefsimizi sorgulayabildiğimizde ve hakikati kim söylerse söyler ona teslim olabildiğimizde mümkündür. Çünkü bugün toplum olarak içine hapsolduğumuz kutuplaşmanın kökenleri, ne yazık ki bu ahlaki zeminden kopup Batı'dan devşirdiğimiz yapay ayrımlarla örülmüştür.
Nitekim 1789 Fransız Devrimi sonrası modern dünyanın en köklü kutuplaşma sürecinin temeli bu dönemde atıldı. Ulusal Meclis'te, belki tesadüfi belki de sağa yüklenen pozitif dinsel ve kültürel anlamın etkisiyle bir oturma düzeni uygulandı: Eski rejimi, geleneksel otoriteyi, aristokratik imtiyazları, monarşiyi ve toplumsal hiyerarşiyi korumak isteyenler başkana göre sağda; siyasal düzenin radikal olarak değişmesinden, kralın yetkilerinin sınırlandırılmasından, halk egemenliğinden ve laik düzenden yana olanlar ise solda yer aldı. Başlangıçta fiziki olarak meclis başkanına göre sağ ve sol yanı tarif eden bu düzen, zamanla siyasal birer sembole ve etikete dönüştü.
Aynı fikirde olmak şart değildir; ama bu, karşımızdaki insanın değerini anlamaya ve emeğini zayi etmeye engel olmamalıdır. Zira bu şekilde olduğunda adaletsizlik yapmamak içten bile değildir. Üretilen fikirlere ve yahut kurucu sisteme katılımda her şeyi onaylamak şart değil ama o gayreti reddetmek, onaylamamak... Böylesine bir ayrımcılık, bölünmüşlük 400 sene boyunca hiç olmadı. Kültürel kodlarımız öylesine entegre bir bütüncülük içeriyordu ki; otuz ayrı millete, otuz ayrı mezhebe merkez olurken, onlara dahi adaletle ve şefkatle liderlik etmiş, ev sahipliği yapmış olabilmenin haklı gururunu arketipsel köklerimizde taşıyoruz.
Ama gel gelelim ki Fransız Devrimi sonrası peydah olan bu sağcı-solcu etiketi kökümüzde yoktu. Türkiye’deki siyasal mücadelelerin fanatik bir kültödizme ve sembolizme sahip olmasının en önemli sebeplerinden birisi de; önce ayrıştırıp sonra medeniyetimizi ithal kimliklerle dizayn etme gayretlerinin münasip bir şekilde insanımıza dikte edilmesinin neticesinde zihnimizdeki travmalardır. Demem o ki, sağcılık ve solculuk bugün vatanımızda kültürel gerilimlerin taraflarını tanımlayan birer araç haline gelmiştir.
Tüm bu ithal etiketlerin ve zihniyet travmalarının Türk toplumundaki karşılığını en çarpıcı şekilde özetleyen isim ise Cemil Meriç'tir. Meriç, ilk baskısı 1974 yılında yayımlanan Bu Ülke adlı kitabında solu ve sağı "çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit. Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı" olarak tanımlamıştı. Ve eklemişti devamında: "Hıristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne?" (Meriç, 2005, s. 81). Meriç, bu siyasi ayrıma da onun neden olduğu siyasal, toplumsal çatışmalara da tepkiliydi. Sağı ve solu ifrite benzetiyor, kavram ikiliğinin Türk toplumuna yabancı olduğunu aforizmatik üslubuyla ifade ediyordu. Bu siyasal ikilik topluma yabancıydı, kökeni, ortaya çıktığı kültür ve medeniyet farklıydı belki ama yabancılığı, Türkiye’de siyasal bir etiket olarak kullanılmasına engel olamadı.
Günümüzde hâlâ aynı sistematik şekilde manipülasyona uğruyoruz. Asırlar boyunca emperyal aklın coğrafyamız üzerinde oynadığı "böl, parçala, yönet" oyunlarının ve haçlı-siyonist doktrinlerin bu topraklara sirayetini, şehit kanlarıyla sulanmış bu vatandan söküp atma vakti gelmedi mi?
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK