Antik pagan inançları ile satanizm karışımı bir inanç taşıyan ve düalist bir felsefeye sahip olan küresel güçlere göre şeytan çift cinsiyetlidir. Bu yüzden onlara göre erkek kendi içindeki feminenliği, kadın ise kendi içindeki maskülenliği keşfetmedikçe ve açığa çıkarmadıkça bütünselliğe ulaşamaz ve aydınlanamaz; mutlak bütünlüğe sahip tek varlık şeytandır. Transseksüellik, eşcinsellik, biseksüellik, lezbiyenlik ve çok daha fazlası kendi sapkın inançları açısından önem arz ettiği gibi, fahişelik ve fahişe gibi olmak da bir seçkinlik ve kutsallık ifadesidir. Onlara göre her türlü sapkın cinsellik sadece bedensel ve cinsel hazlar olmanın ötesinde bütünsellik ve aydınlanma yolunda dinsel birer ayin ve ritüeldir.
Bu ideolojik arka planla birlikte, küreselleşme kisvesi altında sunulan modernleşme süreçleri, dünyayı tek tip bir insan modeline dönüştürmeyi amaçlayan küresel bir sosyal mühendislik projesidir. Dünya Değerler Araştırması'nın da ortaya koyduğu gibi, sanayi ve post-endüstriyel dönemlerin getirdiği ekonomik değişimler, toplumları geleneksel değerlerinden uzaklaştırarak bireysel otonomi ve "kendini ifade etme" maskesi altında yeni bir zihniyet dönüşümüne zorlamaktadır. Ancak bu dönüşüm masum bir özgürlük arayışı değil; insanlığın en kadim kalesi olan aile kurumunu, milli kimliği ve toplumsal hafızayı hedef alan sistematik bir saldırıdır ve Overton penceresinin bilinçli bir şekilde kaydırılmasıyla normalleştirilmeye çalışılan bu yapılar toplumların köklerine dinamit koymaktadır.

Bu sapkın güruha karşı hümanizmcilik maskesiyle kendini şaşıran, Allah’ın lanetlediği bir kavmin güzellemesini yaparken utanmayanların ibretle görülmesi gerekir. Türkiye gibi köklü bir tarihe ve güçlü aile bağlarına sahip geleneksel toplumlar için bu tehdit hayati bir boyuttadır; çünkü geçmişte uluslararası uyum yasaları kisvesi altında atılan adımlar, bugün iç hukukun uluslararası normlara olan bağımlılığı yüzünden çelişkili bir tablo yaratmaktadır. İçeride bu yapılara karşı gösterilen iyi niyetli tepkiler ve aile politikaları, hukuki zemindeki bu açıklar kapatılmadığı sürece geçici birer gürültüden öteye geçemez ve hukuki olarak yerleşmesine izin verilmiş bir yapıyı sonradan cebri tedbirlerle geri çevirmeye çalışmak realiteden uzaktır. Dolayısıyla uluslararası mercilerden gelecek emirleri bekleyen bir düzen yerine, milli iradeyi esas alan kalıcı bir hukuki duruş şarttır.
Hafızası silinmiş, değerleri çarpıtılmış bir milletin tarihte kalıcı olması mümkün olmadığı için milletimizin varlığını sürdürmesi milli kimliğimize ve aile yapımıza sahip çıkmamıza bağlıdır. Kültürel kodlarımızın taşıyıcısı olan aile ilişkileri bu noktada merkez alınmalı, nesillerimiz bu sapkın zihniyete karşı korunmalı ve toplumsal farkındalık en üst düzeyde diri tutulmalıdır; çünkü bireyin aidiyet duygusunu kazandığı aile kurumu, dışarıdan gelen küresel kültürel saldırılara karşı en güçlü kaledir.
Bu tehdide karşı verilecek mücadele iki alanda eş zamanlı ve kararlı bir şekilde yürütülmelidir: Birincisi, kültürel ve sosyo-ailevi bağların güçlendirilerek toplumsal farkındalığın artırılması; ikincisi ise bu yapılaşmaların faaliyetlerinin coğrafyamızda kesin ve kati bir netlikle yasaklanmasıdır. Bu mücadelenin dayanağı uluslararası sözleşmeler değil, doğrudan bu milletin kendi iradesi ve milli kimliği olmalıdır; çünkü küresel odakların tek tip toplum mühendisliğine karşı verilecek bu direniş, yalnızca bugünün değil, yarının nesillerinin istikbal meselesidir.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK