Uluslararası ilişkiler tarihi, büyük devletlerin ve hegemonik odakların askeri müdahalelerden önce zihinsel hazırlık süreçlerini titizlikle ördüğü örneklerle doludur. Siyasi otoriteler ve istihbarat akılları, kitlelerin rızasını kazanmak (manufacturing consent) için doğrudan fiziksel cepheler açmadan önce kavramsal ve psikolojik cepheler inşa ederler. Devlet yönetimi ve siyaset felsefesi geleneğimizde, Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinde altını çizdiği üzere, asıl tehlike kapıyı zorlayan harici düşmandan ziyade, zihinleri ve kalpleri ifsat eden batıni fesat odaklarıdır. Bugün Orta Doğu’da, özellikle İran ve direniş ekseni etrafında örülen söylemler, tam da bu kadim psikolojik harp ve zihin bulandırma mekanizmalarının güncel bir tezahürüdür.
1. Meşrulaştırma Mekanizması: Kutsal Olanın Araçsallaştırılması
Propaganda mekanizmalarının en temel kuralı, rasyonel düşünceyi devre dışı bırakıp duygusal kancaları harekete geçirmektir. Sıradan bir bireyin jeopolitik analiz yapması zor olabilir; ancak dini hassasiyetler söz konusu olduğunda tepkiler anlık ve refleksif gelişir.
Husilerin eylemleri üzerinden kurgulanan ve İran'a atfedilen "Kabe'yi hedef alma" anlatısı, bu refleksin en yıkıcı örneğidir. İslam dünyasında Kabe gibi mutlak dokunulmazlığa sahip bir sembolün çatışma retoriğine dahil edilmesi, sıradan Müslüman için teolojik bir kırmızı çizginin aşılması anlamına gelir. Bu aşılama sağlandığında, artık İran'ın politikalarının rasyonel bir eleştirisi yapılmaz; doğrudan "İslam düşmanı" veya "Kabe düşmanı" kategorizasyonu devreye girer. Bu, yarın atılacak askeri adımların veya uygulanacak ağır ambargoların tabanda sessizlikle, hatta onayla karşılanmasının zeminini hazırdır.
Tarihsel hafıza bu manipülasyonlarla doludur. 1990 Körfez Krizi'nde "Kuveytli bebeklerin küvezden atıldığı" iddiası nasıl Batı kamuoyunu savaşa hazırladıysa veya 2003'te Irak'taki "kitle imha silâhları" yalanı işgali meşrulaştırdıysa, bugünkü İran karşıtı söylem zinciri de aynı mühendisliğin ürünüdür.
2. Carl Schmitt’in "Dost-Düşman" Teorisi ve Yapay Kamplaşmalar
Alman hukuk ve siyaset felsefecisi Carl Schmitt, siyasetin özünü "dost" ve "düşman" ayrımı üzerine kurar. Siyasi olanın varlık koşulu, kimin dost kimin düşman olduğunun doğru tespit edilmesidir. Küresel emperyalizm ve Siyonist strateji masaları tam da bu teoriyi tersinden işletmekte, kitlelerin "dost" ve "düşman" algısını yapay krizlerle manipüle etmektedir.
Tel Aviv ve Washington merkezli planlamalarda, bölgedeki anti-İsrail hatların parçalanması ve Sünni-Arap coğrafyasının İsrail'in güvenlik mimarisine entegre edilmesi hedeflenmektedir. Doğrudan "İsrail'in güvenliği için İran'a karşı birleşiyoruz" denildiğinde, bölge halklarının kitlesel direnciyle karşılaşılacağı çok iyi bilinmektedir. İşte bu yüzden "Kabe'yi koruma" retoriği, sahte bir düşman ve dost denklemi üretmek için kullanılmaktadır. Husilerin attığı her füze, Tel Aviv'deki masalarda İran'ı tecrit edip kitleleri ortak bir cepheye (sahte bir dostluğa ve ortaklığa) sevk etmek için kusursuz birer gerekçeye dönüştürülmektedir. İran düşerse; Suriye, Lübnan ve Yemen hattı kopacak, direniş ekseni imha olacak ve İsrail Ortadoğu'da nihai rahatlığına kavuşacaktır.
3. Eleştiri Hakkı ile Siyonist Stratejiye Alet Olmak Arasındaki İnce Çizgi
Bu tablonun en trajik yönlerinden biri, muhafazakâr tabanın yaşadığı algı sarmalından kaynaklanmaktadır. İran rejiminin tarih boyunca yürüttüğü mezhepçi politikalar, Suriye'de dökülen kanlar ve bölgedeki yayılmacı pratikler karşısında haklı bir eleştiri hakkı ve birikmiş bir öfke vardır. Bu öfke gayet gerçektir ve temelsiz değildir.
Ancak sorun, bu haklı eleştirinin sınırlarının doğru çizilememesinden kaynaklanmaktadır. Nizâmülmülk’ün devlet akliyle uyardığı gibi, yöneticilerin ve toplumların en büyük zafiyeti, ferasetten yoksun kalıp fitne ehlinin kurduğu tuzakları kendi elleriyle tahkim etmeleridir. İran'ın yanlış politikalarını eleştirmek başka bir şeydir, bu eleştiriyi küresel emperyalizmin ve Siyonist stratejinin bölgeyi yeniden dizayn etmesine, yani kendi kalesine gol atmaya yarayacak bir aklanma aracına dönüştürmek başka bir şeydir. Siyasetin günlük polemiklerine hapsolan geniş kitleler, Carl Schmitt’in işaret ettiği "asıl düşmanı" gözden kaçırmakta; haklı eleştirilerinin günün sonunda kimin ekmeğine yağ sürdüğünü (İsrail'in hegemonyasına alan açtığını) görememektedir.
Sonuç olarak
Büyük resmi ve fevç fevç yayılan fitneleri görebilmek, ikili düşünce tuzaklarından kurtulmayı ve çelik gibi bir siyasi feraseti gerektirir. İran'ın bölgesel politikalarını eleştirmek ile Batı-İsrail ekseninin kurduğu "kutsal değerler" manipülasyonuna gelmek iki ayrı düzlemdir. Birini yaparken diğerine kurban olmamak, bugün İslam dünyasının entelektüel ve siyasi akıl sahiplerinin önündeki en hayati sınavdır. Hedef, İran'ın direnci kırılırken tüm coğrafyanın kontrol altına alınmasıdır; Carl Schmittçi bir okumayla gerçek düşmanı net bir şekilde görmek, bu tehlikeli oyunu bozmada ilk ve en önemli adımdır vesselam
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK