Hegemonya kavramı, özü itibarıyla kaba kuvvetten ziyade kamusal alanda bir uzlaşı ve ikna sürecini barındırır. Bu rıza üretim mekanizmalarını bugün Türkiye ve dünya siyaset sahnesi üzerinden tahlil etmek istediğimizde, karşımıza oldukça katmanlı ve yapısal dinamikler çıkmaktadır. Sistem, toplumu tek bir merkezde tutabilmek için en belirgin araçları devreye sokarken, teorik arka plan ile pratik siyaset arasındaki makas da giderek açılmaktadır.
Bu sürecin en belirgin ayağı, din ve vicdan özgürlüğünün kamusal bir erdem olmaktan çıkarılıp bir sadakat sistemine dönüştürülmesidir. Geçmişin hafızası ve zaman zaman kullanılan ideolojik sopalar, bireyleri ve kamuyu belirli bir hizada tutmanın aracı haline getirilmektedir. İnanç alanı, özgürleştirici bir maneviyattan ziyade, iktidar rasyonalitesinin tahkim edildiği bir sadakat testine indirgenmektedir.

Uluslararası ilişkiler ve devlet aklı düzlemine baktığımızda ise, kadim öğretilerin veya ideallerin söylemde kaldığı; pratikte ise tamamen modern çağın Thomas Hobbesçu kuramının tatbik edildiğini görüyoruz. Leviathan’ın "güvenlik ve düzen" merkezli mutlakiyetçi mantığı, Makyavelist bir pragmatizmle harmanlanarak devletin ana eksenini oluşturmaktadır.
Peki, bu kadar farklı ve zaman zaman kriz üreten realitelere rağmen halk nasıl bir arada tutuluyor ve dengeye getiriliyor? Bu sorunun cevabı, Carl Schmitt’in "dost-düşman" kuramında yatmaktadır. Tehdit edilen veya krizlerle sarsılan bir devlet mekanizmasında, dış ya da iç düşman figürleri üzerinden milli damarların ve aidiyetlerin perçinlenmesi, rasyonel eleştiriyi sönümleyen en güçlü çimento olmaktadır. Bu siyasal iklimde, yaşanan ekonomik ve sosyal olumsuzlukların ya da hayatın sunduğu sert realitenin sunduğu veriler, yaratılan bu aidiyet dalgası karşısında tamamen önemsizleşmektedir.
Bugün siyaseti okurken sadece anlık olaylara takılıp kalmak, büyük resmi kaçırmamıza neden olur. Gerçek bir tahlil, ancak bu kuramsal mekanizmaların deşifre edilmesiyle mümkündür.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK