$

Dolar

49,6038

€

Euro

55,7775

£

Sterlin

66,5075

₣

Frank

60,1915

₺

Gram Altın

6.601,1000

₿

Bitcoin

4.180.283

$

Dolar

49,6038

€

Euro

55,7775

£

Sterlin

66,5075

₣

Frank

60,1915

₺

Gram Altın

6.601,1000

₿

Bitcoin

4.180.283

Makale 22.10.2026 8 dk okuma

Osmanlı İmparatorluk değil, devletti!

Paylaş:

Fethetmek başka, yok etmek başka; yönetmek başka, sömürmek başka…

Tarih boyunca nice imparatorluklar kuruldu. Nice devletler yükseldi, nice hükümdarlar dünyaya meydan okudu.

Kimileri toprak fethetti, kimileri milletleri esir aldı. Kimileri zenginlikleri yağmaladı, kimileri insanların yalnızca topraklarına değil, dillerine, dinlerine, kimliklerine de el uzattı.

Ama benim nazarımda Osmanlı’nın yeri başkadır.

Ben Osmanlı’ya imparatorluk demeyi içime sindiremiyorum.

Tarih kitaplarında öyle yazıyor olabilir. Siyasi ve akademik terminolojide Osmanlı İmparatorluğu ifadesi kullanılıyor olabilir.

Fakat ben ona Osmanlı Devleti demeyi tercih ediyorum.

Çünkü imparatorluk denildiğinde zihnimde yalnızca geniş sınırlar, fetihler, ordular ve hükümdarlar canlanmıyor. Aynı zamanda sömürgecilik, asimilasyon, baskı ve başka milletlerin varlıklarını yok ederek büyüyen güçler de canlanıyor.

Osmanlı’nın tarihî tecrübesini bunlarla aynı kefeye koymayı doğru bulmuyorum.

Elbette Osmanlı da savaşlar yaptı, vergiler topladı, isyanlar bastırdı. Tarihinde haksızlıklar, ağır uygulamalar ve acılar da yaşandı. Bunları inkâr etmek, Osmanlı’yı yüceltmek değil, tarihi eksik okumak olur.

Ancak Osmanlı’nın asırlar boyunca farklı dinleri, dilleri ve toplulukları aynı siyasi çatı altında yaşatabilmiş olması, üzerinde özellikle durulması gereken büyük bir devlet tecrübesidir.

Çünkü devlet olmak başka, devlet baba olmak bambaşkadır!

Osmanlı’nın hâkimiyet kurduğu geniş coğrafyaya bir bakınız.

Balkanlar’a bakınız. Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’ya bakınız.

Bugün bu topraklarda yaşayan milletlerin önemli bir bölümü kendi dillerini, dinlerini, geleneklerini ve kültürel kimliklerini koruyabilmiştir.

Bulgar Bulgar kalmış, Sırp Sırp kalmış, Rum kendi inancını sürdürmüş, Yahudi cemaatleri dinî hayatlarını devam ettirmiştir.

Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan toplulukların tamamının eşit haklara sahip olduğunu söyleyemeyiz. Fakat farklı inanç ve kimliklerin varlığını tanıyan, özellikle dinî cemaatlere belirli alanlarda kendi hayatlarını düzenleme imkânı veren bir yönetim anlayışının bulunduğunu da görmezden gelemeyiz.

Düşününüz…

Yüzyıllarca aynı devletin sınırları içerisinde yaşayacaksınız, ama nesiller sonra bile kendi dilinizle konuşabilecek, kendi ibadethanenizde ibadet edebilecek, kendi kültürünüzün izlerini taşıyabileceksiniz.

Bu, üzerinde düşünülmesi gereken tarihî bir hadisedir.

Bulgaristan doğumlu sevgili dostum Erat Palabıyık Hocam’ın bir sözü var.

Diyor ki:

“Ben Türk’üm. Allah hariç, benim dilimi, dinimi, milliyetimi kimse değiştiremez.”

Ne kadar anlamlı bir söz!

İnsanın kimliği yalnızca nüfus cüzdanında yazan bilgilerden ibaret değildir.

Dilidir, duasıdır, anasının ninnisidir, atasının mezar taşıdır. Sofrasındaki ekmeği, bayramındaki sevinci, cenazesindeki hüznüdür.

Bir insanın dilini elinden alırsanız geçmişiyle bağını koparırsınız.

Dinine müdahale ederseniz vicdanına el uzatırsınız.

Örfünü, âdetini yasaklarsanız hafızasını silmeye kalkışırsınız.

İşte bu sebeple bir devletin büyüklüğü yalnızca kaç kilometrekare toprağa hükmettiğiyle ölçülemez.

Asıl büyüklük, hükmettiği insanların kendileri olarak yaşayabilmelerine ne ölçüde imkân tanıdığıdır.

Osmanlı’nın çok dinli, çok dilli yapısını asırlar boyunca koruyabilmiş olması bu bakımdan önemlidir.

Şimdi bir de sömürgecilik tarihine bakalım.

Afrika’nın kaderine bakalım.

Avrupalı sömürgeci güçlerin bir bölümü Afrika’ya yalnızca askerleriyle gitmedi.

Dillerini götürdüler. İdari sistemlerini götürdüler. Ekonomik çıkarlarını koruyacak düzenler kurdular.

Yerel toplumların kültürlerine müdahale edildi. Topraklar ve doğal kaynaklar üzerinde hâkimiyet kuruldu. Bazı bölgelerde insanlar zorla çalıştırıldı, yerlerinden edildi, hatta toplu kıyımlara uğradı.

Bugün Afrika’nın birçok ülkesinde eski sömürgeci devletlerin dillerinin resmî dil olarak kullanılması, bu tarihî sürecin izlerinden biridir.

Elbette her ülkenin sömürgecilik tecrübesi aynı değildir. Her Batılı devletin uygulaması da bir tutulamaz.

Ama inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır:

Bazı güçler yönetmek için insanların kimliğini değiştirmeye çalışmıştır.

Osmanlı’nın farklı toplulukları yönetme tecrübesini bu sömürgeci anlayıştan ayıran önemli özellikler bulunmaktadır.

Benim üzerinde durduğum mesele tam da budur.

Yok etmek farklıdır, yönetmek farklıdır!

Bir milletin toprağını fethedebilirsiniz.

Ama onun vicdanını fethedemezsiniz.

Bir şehre asker sokabilirsiniz.

Ama insanların gönlüne zorla giremezsiniz.

Kılıçla sınır çizersiniz, fakat adalet olmadan o sınırların içerisinde huzuru kalıcı kılamazsınız.

Osmanlı’nın altı asrı aşan devlet hayatından çıkarılması gereken en önemli derslerden biri de budur.

Gelelim bugüne…

Amerika Birleşik Devletleri elli eyaletten oluşuyor.

Farklı dinlerden, farklı milletlerden, farklı kültürlerden milyonlarca insan yaşıyor.

Anayasal düzen, din ve ifade özgürlüğünü güvence altına alıyor. Elbette Amerika’da da ayrımcılık, ırkçılık ve dinî özgürlükler konusunda ciddi tartışmalar ve ihlaller yaşanıyor.

Ama temel ilke önemlidir:

Devlet, insanın inancını belirlememelidir.

İnsanların hangi dine inanacağına, hangi dili konuşacağına, hangi kültürel kimliği taşıyacağına devlet karar vermemelidir.

Ne var ki dünyanın her yerinde bu anlayışın hâkim olduğunu söyleyemiyoruz.

İşte kardeş Azerbaycan’da başörtüsü meselesi etrafında yaşanan tartışmalar…

Başörtüsü sebebiyle eğitim hakkının sınırlandırıldığına ilişkin uygulama ve iddialar, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir insan hakları meselesidir.

Ben meseleyi yalnızca başörtüsü olarak görmüyorum.

Mesele insanın vicdanıdır.

Mesele devletin bireyin inanç alanına ne kadar müdahale edebileceğidir.

Bir kız çocuğunun eğitim hakkı ile dinî inancı neden karşı karşıya getirilsin?

Bir insanın başını örtmesi veya örtmemesi neden devletin ideolojik mücadelesine dönüşsün?

Devletin görevi insanların başına ne koyacağını belirlemek değil, kafasının içindeki düşünceyi özgürce geliştirebileceği şartları oluşturmaktır.

Laiklik de din özgürlüğü de insanın vicdanına müdahalenin gerekçesi değil, güvencesi olmalıdır.

Bu ölçü yalnızca Azerbaycan için değil, bütün ülkeler için geçerlidir.

Şimdi yeniden Osmanlı’ya dönelim.

Ben Osmanlı’yı kusursuz bir yönetim olarak göstermeye çalışmıyorum.

Hiçbir devlet kusursuz değildir.

Osmanlı’da da adaletsizlikler yaşanmıştır. Farklı inanç toplulukları arasında hukuki eşitsizlikler bulunmuştur. Devletin kimi dönemlerde uyguladığı sert politikalar, bugün dahi tarihçilerin tartıştığı acı sonuçlar doğurmuştur.

Fakat bütün bunlar, Osmanlı’nın farklı milletleri ve dinleri yüzyıllarca bir arada yaşatabilmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Adalet, bir devletin yalnızca mahkemelerinde aranmaz.

Çarşısında aranır.

Sokağında aranır.

İbadethanesinde aranır.

İnsanların kendi dillerinde konuşabilmesinde, kendi geleneklerini sürdürebilmesinde aranır.

Devlet baba dediğimiz anlayış da buradan doğar.

Devlet, kendisine benzeyenleri koruyup benzemeyenleri dışlayan bir güç olmamalıdır.

Devlet, kendisine emanet edilen herkesin hakkını koruyabilmelidir.

Çünkü adaletin dini, dili, mezhebi, milliyeti olmaz.

Adalet, adalettir!

Ve bir devletin gerçek büyüklüğü, yalnızca kendi milletine değil, yönetimi altında bulunan farklı topluluklara karşı da adil olabilmesiyle anlaşılır.

İşte benim Osmanlı Devleti ifadesine yüklediğim mana budur.

Tarihçiler ona imparatorluk demeye devam edebilir.

Benim itirazım tarihî sınıflandırmaya değil, Osmanlı’yı yalnızca fetihlerle, savaşlarla ve toprak genişliğiyle anlatan dar bakışadır.

Osmanlı’nın adalet idealini, hoşgörü geleneğini, farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesini de konuşalım istiyorum.

Üstelik yalnızca övünmek için değil, bugünün devletlerine de ders çıkarmak için…

Çünkü geçmişin büyüklüğüyle övünmek kolaydır.

Zor olan, geçmişte övündüğümüz adaleti bugün yaşatabilmektir.

Son sözüm şudur:

Bir devletin kudreti ordusuyla, hazinesiyle, sınırlarıyla ölçülebilir.

Ama büyüklüğü adaletiyle ölçülür.

Toprak almak fetih olabilir. İnsanları korkutarak yönetmek tahakküm olabilir. Fakat farklılıkları koruyarak bir arada yaşatabilmek, gerçek devlet aklının göstergesidir.

Ve unutmayalım…

Devlet olmak için güç gerekir.

Devlet baba olmak için adalet!

Hakkı Balcı/TİMETÜRK

Etiketler:
Hakkı Balcı
Hakkı Balcı

Köşe Yazarı