İslam siyaset düşüncesinin ve ahlakının en temel köşe taşlarından biri, İmam Gazali’nin naklettiği o sarsılmaz kaidede yatar: "La taate li-mahlukın fi maasiyetil-halık" (Yaratıcıya isyanın olduğu yerde mahlukata itaat yoktur). Bu ilke, beşeri otoritenin sınırlarını çizen, hakikatin ve ilahi ölçünün daima her türlü makamın, dönemsel konjonktürün ve pragmatik hesabın üstünde tutulması gerektiğini haykıran fıkhi ve kelami bir manifestodur. Bugün uluslararası ilişkilerin jeopolitik zorunlulukları, revaçta olan siyasi kuramlar ya da istatistiki veriler ne söylerse söylesin; adına ister laiklik, ister pragmatizm, isterse bölgesel korumacılık denilsin, bu gerçekliği değiştiremez. Ecdattan miras kalan "Adil Düzen" vizyonu ve "Milli Görüş" misyonu, dar siyasi hesaplara kurban edilemeyecek kadar derin bir kökene sahiptir. Çünkü bu dava, partiler üstü bir duruşun, evrensel bir ahlakın ve İslam’ın beşeriyete sunduğu pusulanın ta kendisidir.
Meseleyi ister sağ ister sol etiketleriyle okuyalım; gerçek zemin, hak ile batıl mücadelesinin zuhur ettiği alandır. Küfrün tek milleti gerçeği karşısında, sisteme hizmet eden farklı görüşlerin ya da partilerin rolü tartışmaya açıktır. Hizmet ettiği bilincin farkında olan veya olmayan bir insanın, milletin kürsüsünde ne işi vardır sorusu, bugün her vicdan sahibi bireyin önünde duran hayati bir sualdir. Burada asıl mesele, pragmatizmin dini söylemleri kuşatması ve siyaseti dönüştürmesidir. Dini değerlerin ve adalet iddialarının günlük siyasi rekabetlerin, ittifakların veya iktidar stratejilerinin bir parçası haline gelmesi, kutsalın beşerileşmesi riskini doğurur. İlke ile maslahat çatıştığında, ilkenin siyasetin çıkarlarına feda edilmesi, hareketin kendi kökleriyle bağını koparır.
1. yüzyıldan itibaren İslam'ın kamusal alanda bir iddia olarak öne çıkışını tanımlayan "Siyasal İslam" kavramı da bu bağlamda derin bir muhasebeyi zorunlu kılar. İktidarla kurulan ilişkinin, hareketlerin ilk ahlaki ve muhalif dinamiklerini törpüleyip törpülemediği, onları sistemsel birer aktöre dönüştürüp dönüştürmediği bugün en yüksek sesle sorulması gereken sorulardandır. Dini söylemlerin toplumsal meşruiyet için bir araç haline gelmesi, ahlaki iddia ile pratik icraat arasında derin kopuşlara yol açmaktadır. Siyasetin doğası gereği barındırdığı müzakere ve uzlaşı halleri, zaman zaman evrensel ahlaki ilkelerle çelişmektedir.
Tarih boyunca iktidarın ve gücün etrafında örülen bu ahlaki duvarın en yetkin uyarıcılarından biri de Nizamülmülk'ün Siyasetname’sinde çizdiği çerçevedir. O, devlet yönetiminin temelinin adalet ve ilahi rıza olduğunu, hükümdarın ise halkın ahvalinden sorumlu bir emanetçi bilinciyle hareket etmesi gerektiğini vurgular. Gazali’nin çizdiği çerçeve ve Nizamülmülk’ün işaret ettiği adalet bilinci, hiçbir güce veya otoriteye ahlaki ve ilahi sınırları aşma yetkisi vermez; aksine her türlü iktidar iddiasını nihai olarak hakikat ölçüsüne tabi tutar. Siyasetin çıkara, zamana ve ortama göre esnetildiği bir düzlemde, asıl sorulması gereken soru hâlâ baki durmaktadır: Çıkara göre şekillenen bu siyaset anlayışının neresindeyiz ve hakikatin sesini ne zaman yeniden en yüksek intibakla duyacağız? Unutulmamalıdır ki, güç zehirlenmesi yaşamayan ender tarih dönemleri yaşansa da, bunların daha büyük mutlak bir güce verecekleri hesap her zaman durdurucu olmuştur.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK