Bugünün dünyasında insanı tanımlayan en güçlü duygu, belki de ne tamamen var olabilmek ne de yokluğu kabullenebilmektir. Toplumsal normların çözüldüğü, değerlerin hızla buharlaştığı bu anomi çağında birey; ait olamadığı mekanlar, bağ kuramadığı ilişkiler ve köksüzleştiği kimlikler arasında mekik dokuyor. Bir yere, bir gruba, hatta bazen kendi geçmişine bile tam olarak tutunamamak; modern insanın o kaçınılmaz yersiz-yurtsuzluk ve yabancılaşma hissini besliyor. Kendi hayatının kulisinde kalmış, sahnedeki rolünü unutmuş bir marjinal birey gibi, sürekli bir eşiksellik (liminality) halinde yaşamak; ne eski benliğine dönebilmeyi ne de yeni bir benlik kurabilmeyi mümkün kılıyor.
Peki, bu varoluşsal boşluk ve ait olamama sızısı nereye akıyor?
İşte tam bu noktada kitle kültürü ve popüler müzik endüstrisi, yalnızlaşan birey için sadece bir eğlence aracı değil, adeta bir "dijital sığınak" ve ikame kimlik fabrikası olarak devreye giriyor. Özellikle son dönemde K-Pop disiplininden beslenen, Türkiye’de Manifest gibi örneklerle yerelleşen yeni nesil pop grupları, tam da bu moratoryum (arayışta kimlik) dönemindeki genç ruhlara dokunuyor.
Düşünsel alan üzerinde kitleleri harekete geçiren sosyal normları kimlerin ürettiği noktasına gelince; sonuç hiç de doğal bir süreç veya yapıcı bir geçiş gibi görünmüyor. Şurası aşikar ki, toplum mühendisliği yanlış ellerde işliyor. Overton Penceresi’nin etki aşamalarını ulusal ve global düzeyde gözlemlerken; özgürlük ideolojisi altında "liberalizm virüsünün" bir başka hakkı gasp ederken kültürleri ve gelenekleri bir kara delik gibi içine çektiğini maalesef deneyimleyerek öğreniyoruz.
Aile mevhumunu, koruyucu ebeveynlik sorumluluğunu ve temel değer algılarını silikleştiren bu mekanizma; toplumları doğru ile yanlış arasındaki derin bir kavram karmaşasına mahkûm ediyor. Dün ekranda basit bir öpüşme sahnesini bile izlemekten itina ile kaçınan ahlak sınırları, bugün +18 cinsel içerikli hareketlerin "konser ve sanat" adı altında tepside sunulduğu ve ebeveynlerin bunu alkışladığı bir boyuta evriliyor. Böyle bir akıl tutulması, hiçbir mantık ve vicdan çerçevesinde kabul edilemez.
İşte bu kaosun ortasında, fiziksel dünyasında kabul görmeyen ve akışkan bir kimlik içinde yönünü arayan birey; bu grupların kurguladığı hikaye evrenlerinde, üyelerin renk ve rol dağılımlarında ve kolektif fandom dayanışmasında aradığı o "sahte güvenli evi" buluyor.
Bu dinamik, toplumun kabullerini ve estetik sınırlarını da sessizce ama radikal bir biçimde dönüştürüyor. Overton Penceresi; sanatsal performanslar, androjen estetik ve sınırları zorlayan sahne şovlarıyla her geçen gün biraz daha genişletiliyor. Dün ana akım tarafından "marjinal" veya "aşırı" bulunan davranış ve giyim kalıpları, bu grupların yarattığı yoğun aidiyet dalgasıyla normalize ediliyor; toplumun "kabul edilebilir" dediği çizgi sistematik olarak yeni bir yere kaydırılıyor. Birey, dışarıdaki dünyanın katı ve yargılayıcı duvarlarına karşı, bu yeni estetik ve kolektif ruhun arkasına saklanarak kendini var ettiğini sanıyor.
Sonuç olarak; nostalji ile gelecek arasında sıkışan, kendi kabuğuna çekilerek aşırı bireyselcilik yaşayan modern insan, pop-kültürün bu renkli ama illüzyonel evrenlerinde bir nebze olsun nefes alıyor. Fakat asıl soru tam da burada duruyor: Kültürleri yutan bu küresel kara delik ve suni aidiyetler, gerçekten ruhun o derin varoluşsal bulantısını dindirmeye mi yoksa örtük ve şeytani bir akla mı hizmet ediyor? Kitleleri kendi yalın gerçekliğinden koparan bu kolektif uyuşma ne zaman duracak?
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK