Bazı tehlikeler vardır; kapıyı çalarak gelmez. Sessizce yaklaşır, fark edilmez, hatta çoğu zaman "Bunda ne var ki?" diye geçiştirilir. Fakat gün gelir, dönüp geriye baktığınızda koskoca bir yuvanın, aslında önemsenmeyen küçük adımlarla yıkıldığını görürsünüz.
Bugün aileyi tehdit eden en büyük tehlikelerden biri de budur: Duygusal sadakatsizlik.
Toplum olarak sadakati hâlâ yalnızca beden üzerinden konuşuyoruz. Oysa bedenin düştüğü yere, çoğu zaman kalp çok daha önce gitmiştir. Fiziksel sadakatsizlik, çoğu zaman bir başlangıç değil; uzun süredir devam eden duygusal kopuşun son halkasıdır.
Peki, nedir duygusal sadakat?
Duygusal sadakat; eşini sadece hayat arkadaşın değil, duygu arkadaşın da yapabilmektir. Sevinci önce onunla paylaşmak, yorulduğunda ilk onun omzunu aramak, kalbini başkalarına değil, evliliğine emanet edebilmektir. Çünkü evlilik aynı çatı altında yaşamak değildir; aynı kalbi koruyabilmektir.
Duygusal sadakatsizlik ise tam burada başlar. İnsan, farkına varmadan kalbinin önceliğini değiştirmeye başladığında...
Bugün çalışma hayatı artık kadın ve erkeği aynı mekânlarda, aynı projelerde, aynı masalarda buluşturuyor. Bu hayatın doğal akışıdır; bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur. Yanlış olan, mesleki yakınlığın zamanla duygusal yakınlığa dönüşmesine izin vermektir.
Süreç neredeyse hep aynı ilerliyor.
Önce, "Sadece iş arkadaşıyız." deniliyor.
Sonra, "Beni en iyi o anlıyor."
Bir müddet sonra, "Biz zaten çok iyi arkadaşız."
Ve en sonunda, "Biz kankayız, aramızda öyle bir şey olmaz."
İnsan en çok da kendini bu cümlelerle ikna ediyor.
Oysa psikoloji bize şunu söylüyor: Sürekli aynı ortamı paylaşan, birlikte zaman geçiren, birbirinin duygularına temas eden insanlar arasında zamanla duygusal bağ oluşması son derece doğaldır. Doğal olmayan ise, bu bağı kontrolsüz bırakmaktır.
Yıllardır ailelerle çalışan bir danışman olarak şunu üzülerek ifade etmek isterim ki; son yıllarda kapımızı çalan evlilik krizlerinin önemli bir kısmında hikâye tam da buradan başlıyor. Fiziksel bir aldatmayla değil... Masum görünen bir yakınlıkla... "Bunda bir şey yok." denilen mesajlarla... İş çıkışı içilen kahvelerle... Eşe anlatılmayan dertlerin bir başkasına anlatılmasıyla...
Sonrası ise çoğu zaman geri dönüşü çok zor bir yol...
Çünkü insan kalbi boşluk kabul etmez.
Kime daha çok zaman ayırırsanız, kimi daha çok dinlerseniz, kimi daha çok anlarsanız, kalbiniz de yavaş yavaş oraya yönelmeye başlar. Duygusal yatırımın yönü değiştiğinde ise evliliğin temeli sessizce çatlamaya başlar.
İşte bu yüzden evlilikte sınırlar bir kısıtlama değil, bir korumadır.
Sınır, eşinden korktuğun için değil; eşine değer verdiğin için vardır.
Sınır, özgürlüğü azaltmaz; güveni büyütür.
Sınır, sevgiyi zayıflatmaz; sevgiyi muhafaza eder.
Şunu hiçbir zaman unutmayalım: Bir insanı aldatmak, yalnızca bedenle olmaz. Bazen bir mesaj, bazen uzun bir telefon konuşması, bazen herkesten saklanan bir samimiyet de sadakati örseleyebilir. Çünkü sadakat önce davranışta değil, niyette kaybedilir. Önce göz kayar, sonra gönül, en sonunda da hayat...
Bugün eşler olarak kendimize şu soruyu cesaretle sorabilmeliyiz:
Kalbimde eşimin dışında birine açtığım bir oda var mı?
Eğer bu sorunun cevabı bizi rahatsız ediyorsa, durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir.
Unutmayalım...
Hiçbir yuva bir gecede yıkılmaz.
Hiçbir çocuk bir günde anne-babasının ayrılığına uyanmaz.
Hiçbir eş sabah kalkıp yabancılaşmaz.
Bütün büyük yıkımlar, zamanında ciddiye alınmayan küçük ihmallerle başlar.
Evliliği ayakta tutan yalnızca nikâh değildir.
Sevgi tek başına da değildir.
Evliliği ayakta tutan; her gün yeniden verilen şu sözdür:
"Kalbimi de sana emanet ediyorum."
Çünkü sadakat, sadece bedeni değil; kalbi de koruyabilmektir. Ve unutmayalım ki, evliliğin gerçek güvenliği, kapıları kilitlemekle değil; gönlün kapısını yabancıya kapatabilmekle mümkündür.
Ayşegül Sert/TİMETÜRK