Birey “aile” yi, aile “toplum” u, toplum da mahalle – köy – belde – ilçe ve illeri oluşturunca ister istemez bunları “tek çatı” altında toplayacak kurumsallaşmış bir kuruluşun ihtiyacı da ortaya çıktı. Bu kuruluşlar, tarihin değişik evrelerinde farklı isimlerle anılmış olsa da artık son bir asırdır bunlara “devlet” deniliyor.
Birçoğu tarihin dehlizlerini boylamış olsa da varlığını günümüze kadar sürdürmeyi başarabilen devletler; ulus (millet, ırk), coğrafya (kıta, bölge), din ve sonrasında da ekonomik yakınlıklarından dolayı bir araya gelerek kendi aralarında uluslararası kuruluşları oluşturmuşlar ve bunlarla birlikte de “blok güç” haline gelmişlerdir.
BM (26 Haziran 1945’te Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte kurulan, 193 üye ve 2 gözlemci devletten oluşan en köklü ve en etkili teşkilattır. Güvenlik Konseyi daimî üyeleri olan ABD, Çin, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın “veto hakkı” bulunmasından dolayı sürekli olarak eleştirilerin hedefinde bulunan BM’nin aldığı veya alamadığı kararlardan dolayı “etkisi” ve “varlığı” tartışılır hâle gelmiştir. Cumhurbaşkanımız ERDOĞAN’ın uluslararası diplomaside de slogan haline gelen “Dünya, beşten büyüktür!” serzenişi de bu eleştirilerin bir sonucu olarak tarihe not düşülmüştür.),
AB (Bir türlü “üye” olarak kabul edilmediğimiz ve Hıristiyan Kulübü olarak bilinmesine rağmen bilinçli bir şekilde kapısına köle edildiğimiz 28 üyeli Avrupa Birliği),
G7 (Dünyanın en büyük yedi gelişmiş ekonomisi ve liberal demokrasisini temsil eden Yediler Grubu olarak bilinen ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Kanada’nın üye olduğu grup),
D8 (Türkiye’nin ve rahmetli ERBAKAN Hoca’nın öncülüğünde 15 Haziran 1997’de İstanbul’da kurulmuş olan “Gelişen Sekiz Ülke” Türkiye, Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya, Pakistan’ın kurduğu ve 2024 yılında Azerbaycan’ın üye olmasıyla birlikte üye sayısı 9’a çıkan grup),
NATO (4 Nisan 1949’da 12 ülke (ABD, İngiltere, Belçika, Kanada, Danimarka, Hollanda, Norveç, Fransa, İzlanda, Portekiz, İtalya, Lüksemburg) tarafından kurulan ve halihazırda 32 üyesi vardır.),
NATO’ya alternatif olarak 14 Mayıs 1955’te Varşova’da Sovyetler Birliği ve 7 Doğu Bloku ülkesi (eski adıyla SSCB (günümüz Rusya’sı), Polonya, birleşmeden önceki Doğu Almanya, 01 Temmuz 1993 tarihinde Çek Cumhuriyeti (Çekya) ve Slovakya adlarıyla iki ayrı devlet şeklinde dağılmadan önceki Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve 1968 yılında üyelikten ayrılan Arnavutluk) tarafından kurulan ve sonrasında da 01 Temmuz 1991 tarihinde dağılan Varşova Paktı,
gibi oluşumlar bu mantığın bir sonucu olarak kurulmuş ve birçoğunun varlığı günümüze kadar getirilmiştir.
Zaman geçip içeride “güç zehirlenmesi” ve siyasi oluşumlarda çatlaklar meydana gelince devletlerdeki ekonomik ve siyasi sıkıntılar artmaya başlamış, “blok” halindeki bazı “güç” ler ya etkisini yitirmiş ya “dağılmaz” gözüyle bakılan devletler (Çekoslovakya, Yugoslavya ve Rusya) dağılmaya yüz tutmuş veya “asla birleşemez” tutumuyla eleştirilen Doğu ve Batı Almanya birleşerek kendilerini daha güçlü hâle getirmişlerdir.
Devletlerin dağılması – birleşmesi, eski “blok güçler” in tarihî ve siyasî etkilerini yitirmesi ve yeni kurulan bazı yeni “güç” lerin de ekonomi - siyaset sahnesine çıkmasıyla birlikte kendilerine yeniden “etkili alan” açmak isteyen devletler, içerisinde bulundukları “güç” lerden daha büyük oynayarak ya farklı güçler aramaya başlamış ya da tek başına bırakılmanın hazin sonucunu yaşamıştır. Son 40 yıllık süreç içerisinde yaşanılanlar bunun en büyük göstergesi olmuştur;
İngiltere’nin AB’den ayrılması ve bu süreç (BREXİT)’te yaşattıkları, Almanya’nın AB’nin siyasi ve ekonomik tüm yüklerini sırtladığı ve her defasında “birlik” teki bu yüklerden kurtulmak istediğini dile getirmesi, Fransa’nın sürekli olarak (bilhassa cumhurbaşkanları Emmanuel MACRON döneminde) AB ve NATO’yu üst perdeden eleştirdiğini, NATO üyelerinin “pakt” içindeki “en güçlü ve en aktif üye Türkiye” ye karşı takınmış olduğu tavır ve her darbenin arkasından bu paktın çıkması, Türkiye’nin ekonomi – silah ve savunma sanayisinde yakaladığı ivme ve her geçen gün bunlara yeni bir “başarı” eklemiş olmasıyla birlikte bölgede ve ümmet içerisinde kendinden olan beklentileri karşılaması, ülkemizin üye veya iştiraki olduğu her platformda “aktif” bir rol üstlenmesi ve göz önünde bulunmasından dolayı artık daha büyük bir “güç” ün içinde olmasını gerekli ve elzem kılmıştır.
NATO içerisinde yer aldığı ve ABD’den sonra en etkili üyelerden biri olduğu halde sürekli olarak “pakt kaynaklı” darbelere – iç karışıklıklara maruz bırakılan, bölgesel nüfus bahane edilerek geçmişte Ermeni ve son 40 yılı aşkındır da Kürt kartları sahaya sürülerek “terör” ve onun “acımasız sonuçları” na muhatap bırakılıp yalnızlaştırılan ve son olarak da 15 Temmuz 2026 hain darbesinin arkasından çıkan NATO; (“NATO demek ABD demektir!”, bunu beşikteki bebek bile biliyor) umursamaz, vurdumduymaz ve alaylı tavırlarından dolayı bizim için çoktan “NATO kafa, NATO mermer!” olmuştu.
NATO ile ilgili gerçekleri göreli neredeyse yarım asır olacak ama “içine girmemiz bir dert, bu pakttan kurtulmamız bin dert” olacağı ve etrafımız “kaynayan kazan” haline getirildiği, BM’nin 51. maddesindeki “meşru müdafaa hakkı” ile NATO’nun 4 ve 5. maddelerden dolayı kendimizi her zaman ve zeminde “güven” de (!) hissedeceğimiz için bu pakttan da çıkamadık. Yıllarca NATO’ya bağlı üye devletlerle olan ilişkilere gebe kalmış, içerisinde bulunduğumuz gaflet uykusundan da uyanamamıştık. Bilinçli bir şekilde uyutulan, gaflet – dalalet ve hıyanet içerisinde bulunan yetkililerle yönetilen “dev” artık uyandı ve böylelikle “Yüzyılın Türkiyesi” nin fitili de ateşlenmiş oldu!...
Çeyrek asra doğru giden AK Parti iktidarının başında bulunan Cumhurbaşkanımız ERDOĞAN, bölgesel ve evrensel bir başarı yakalayıp ümmet içerisinde de “güvenilir bir lider” olduğunu kanıtlamış oldu;
Suriye – İran – Irak arasındaki mezhepsel ve bölgesel çatışmalara karşı sergilediği net tavır, İsrail – ABD ve İran arasında süren acımasız savaş ile Rusya – Ukrayna arasındaki anlamsız savaş karşısında üstlenmiş olduğu “arabuluculuk” görevi, Filistin davasına karşı olan tutumu, Afganistan – Pakistan ile Hindistan – Pakistan arasında bölgesel bir savaş çıkmaması için “barışçıl” – “arabulucu” politikaları, Endonezya ve Malezya gibi D8 ülkeleriyle olan ilişkilerimiz ve bunlar gibi ortaya çıkan gelişmelerden sonra artık “bölgesel yapılanma” içerisine girmemizin elzem olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Öyle ya; Hem bölgesel komşuluk ve hem de “din” açısından kardeşlikleriniz varsa artık “ittihad” (birleşme) anlamında da bir araya gelmeniz lazımdı ve öyle de oldu!...
Diplomasi; film gibi göz önünde olmaz, olana da diplomasi denilmez. Bunun için de diplomatik ilişkilerde sürekli olarak “kapalı kapılar ardında” veya “arka kapı diplomasi” si diye tabirler duyarsınız. Diplomatik ilişkiler, gizlilik (mahremiyet) içerisinde yürütülür ve buna göre de istihbarat (bilgi) toplanır. Hele hele “büyük bir yapılanma” nın kuruluş aşamasının içerisine girilecekse gizlilik ve istihbarata bir de “güvenlik” eklenir. İşte tüm bu üç gerçeğin toplamından elde edilecek sonucu; 90 dakika boyunca maç oynayıp son dakikada attığınız golle sahadan galip olarak ayrılmanızı sağlayan futbol maçlarına da benzetebilirsiniz. Elde ettiğiniz “başarı” sonucunda 90. nci dakikada attığınız gol konuşulur ama öncesindeki antrenmanlar ve 90 dakika boyunca sahada verdiğiniz mücadeleniz konuşulmaz, göz ardı edilir. Türkiye, son birkaç gündür konuşulan 90. nci dakikada attığı golle bölgesel ve uluslararası büyük bir başarı elde etmiş oldu.
İkili, çoklu ve bölgesel diplomatik görüşmeler ve savaş noktasına kadar gelip arabulucu Türkiye sayesinde barışa bir adım kala aralarındaki sorunları halleden, içerisinde bulundukları uluslararası kuruluşların gerçek yüzlerini yaşayarak tecrübe eden ve “yok birbirimizden farkımız” diyerek artık “blok” halinde güç olmanın elzem olduğunu anlayan Türkiye – Suudi Arabistan ve Pakistan çok büyük bir güç olmanın temellerini atmışlardır.
7 Ağustos 2026 Cuma günü İslam’ın mukaddes beldesi Mekke’deki Es – Safa Sarayı’nda Türkiye (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN), Suudi Arabistan (Veliaht Prens Muhammed bin SELMAN) ve Pakistan (Başbakan Şahbaz ŞERİF) arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” na göre; “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağı”, “üç devlet arasındaki savunma işbirliğinin tüm boyutlarıyla geliştirilmesi” ve “her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığın güçlenmesi” nin gerekliliği ortaya konulmuş ve artık “İslam NATO’su” kurulmasının önü açılmıştır.
“Kurucu devletler”; Türkiye’nin sanayideki gücü ve silah – savunma sanayisine karşı geliştirdiği askerî ürün ve mühimmatlar ile NATO içerisinde de göz kamaştıran askerî varlığı, Suudi Arabistan'ın dünyadaki petrol rezervlerine sahip (Venezuela’dan sonra 2. ülke) olması ve Mekke – Medine gibi İslam dünyasının manevi merkezlerine ev sahipliği yapması, Pakistan’ın askeri gücü ve nükleer silaha sahip olması ve bunlara benzer diğer “güç” lerden dolayı temelin ilk ve en önemli kısmı tamamlanmıştır.
Mekke Anlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte; başta Ortadoğu’daki çıbanbaşı İsrail olmak üzere Yunanistan ve tüm devletlerden sesler yükselmeye ve etkileri de konuşulmaya başlanmıştır. Öyle bir gün (Cuma), öyle bir mekân (Mekke) ve öyle bir namaz (Cuma) da verilen kuruluş mesajının ses getirmeyeceğini ve birilerini tedirgin etmeyeceğini düşünmek apaçık bir ifadeyle salaklık olurdu zaten. Anlamlı mekân olarak da seçilen Mekke’den atılan golün sesi sadece “bölge” den değil aynı zamanda da ta okyanus ötesinden bile duyulmuştur.
08 Ağustos 2026 tarihli İsrail ve Yunanistan medyasında çıkan ve bizim medyamızda da yer bulan haberlere bir bakalım, ki görün ne olduğunu;
İsrail basınından Maariv; “İsrail’e karşı birleştiler. Pakistan, Müslüman ülkeleri İsrail’e karşı birleşmeye çağırdı. Anlaşma bölgesel gerilimler arasında imzalandı.” Jerusalem Post; “Suudi Arabistan kâğıttan kaplan, askeri olarak görünenden daha güçsüz. Finans konularında güçlü.”
Yunanistan basınından Kathimerini; “Atina bunu beklemiyordu. Riyad’la yaratılan fırsatı kaçırdık. 3 etkili Müslüman ülke ortak hareket ediyor.” To Vima; “İslam’ın en kutsal yeri olan Mekke’de anlaşmanın imzalanması, üç ülke arasındaki uzun süreli ikili askeri bağlara dayanan bu anlaşmaya ek bir sembolik ağırlık kazandırıyor.”
Ayrıca 2021 yılının eylül ayından bu güne kadar petrol yataklarını korumak amaçlı Suudi Arabistan’da Patriot hava savunma sistemi bulunduran ve bunu ABD – İngiltere ve Fransa’nın bölgede konuşlu sistemleriyle entegre şekilde çalıştıran Yunanistan’daki muhalefet korkmaya başlamış ve muhalefet partisi SYRIZA Milletvekili Pavlos Polakis “Suudi Arabistan’a kurulan Yunan Patriot bataryası derhal ülkemize dönmelidir” diyerek mevcut iktidarlarına akıl vermeye çalışmıştır. Anlayacağınız, imzalanan anlaşmayla birlikte “dünya, diken üstünde” desek yeridir!...
Türkiye – Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan üçlü anlaşmadan sonra bölgedeki diğer devletler de kurulacak olan kuruluşa dahil olacak, İslam’ın “birleştirici ruhu” bir araya getirecek ve nuru da sönmeyecektir. Geçmişte Hıristiyan Kulübü olduğu için bizi aralarına almayan – almayacak da olan AB ve bize NATO’nun hamalı muamelesinde bulunanlar, artık neyin ne olduğunu görecek ve tehlike çanları da bundan sonra onlar için çalacaktır.
Türk ve Müslümanların; terörist ve gerici olmadığını, savaş yanlısı değil barışsever olduğunu, söz konusu din – vatan ve milletleri olduğu zaman dünyanın şah damarını kesmekten de geri kalmayacaklarını bilmeleri lazım. İşte Mekke’de imzalanan üçlü anlaşma da bunun en iyi ve en büyük bir göstergesi olmuştur. Artık sırada “birleşmiş ordu”, “güçlü ekonomi” ve “ümmet bilinci” olacaktır. Kim ya da kimler bize ne yaptıysa aynılarıyla yüzleşecek ve bundan sonra misliyle karşılaşacaklardır.
İmzalanan anlaşmayla birlikte alt yapısı kurulacak olan her türlü kurum – kuruluş – birlik ve teşkilatların şimdiden hayırlı olmasını temenni ediyoruz.
Unutmayalım ki;
Birlikten kuvvet doğduğu gibi birlikte rahmet ve ayrılıkta da azap vardır!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK