“DEVLET” i yönetmek çok zor bir iştir hele hele çocuklara bile laf geçirtilemeyen sosyolojik bir ortamda karmakarışık – girift bir “yapı” yı yönetmek daha da zordur.
Devleti idame ettiren yönetim – siyaset mekanizmalarından biri olan “iktidarlar”, radikal kararlar alırken hem geçmişi hem geleceği hem ülkenin mevcut durumlarını göz önüne alarak ve hem de – böyle bir mecburiyetleri olmasa da – herkesi memnun ederek hareket etmek zorundadır. Adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç tam da bu mantığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Ülkemiz; bulunduğu coğrafya, ırk – genetik kodları, sahip olduğu ve bugüne kadar yaşamaktan onur duyduğu “din”, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden dolayı sürekli olarak birilerin – bir şeylerin hedefinde olmuş, maddi – manevi – millî – ilmî – siyasî tüm değerler de buna tuz biber ekmiştir. Böyle bir coğrafyaya herkes sahip olmak ister ama burayı yönetmek de apayrı bir başarı gerektirir. Bunun için de vatanımızı ele geçirmek isteyip “savaş” larda başarılı olamayan – bize diz çöktüremeyenler bu kez de sahaya “etnik kimlikler” (geçmişte Ermeniler ve sonrasında da Kürtler)’i sürerek bölgede yaşayanları kışkırtmaya – kandırmaya çalışmıştır. Bunlar, adına “Şark Meselesi” denilerek yapılsa da aslında hedef tekti; “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar büyük ve değerli bir ülkedir!..”
Türkiye’yi Türklere bırakmayacak kadar cesur (!) olanlar ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Dışta ülkemizi yalnızlaştırmaya çalışan lobiler sinsi sinsi kuyumuzu kazarlarken, sahada “terör” kartını oynatanlar da amaçlarına uygun olan içimizdeki hain - işbirlikçi kişi ve yapılanmaları kullanarak 40 yıldan fazla bir zaman hiçbir şeyi yapmaktan da geri kalmadılar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde meydana gelen maddi kayıplar ile yitip giden taze fidanlarımızın (şehit ve gazilerimizin) acısını halen daha hissediyor olmamız aslında bu konuda alınması gereken tedbirler konusunda oldukça geç kaldığımızı da göstermiştir.
Terörle ve bilhassa PKK terörüyle sınanan – bununla ilgili yeterli derecede mücadele edemeyen iktidarların (APO’yu yakaladıklarını iddia edip bundan oy devşirmeye çalışanlar, miting sahalarında idam tartışmaları yapanların) birçoğunun esamesi okunmuyor olsa da devlet ve vatan olarak bu konuda çok büyük kayıplarımız olmuştur. Bu terör belası er ya da geç bir şekilde sonlandırılacaktı ama bunun için de herkesin / her kesimin (bilhassa şehit ve gazi yakınları ile ailelerinin) gönüllerinin alınması ve memnuniyeti esasına göre hareket edilmesi, radikal tedbirlerin de alınması gerekiyordu.
(03 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde kazanıp “tek başına” iktidar olan ve bunu da neredeyse çeyrek asırdır sürdüren AK Parti, terörün bitmesi ve ocaklara kor ateşlerin düşmemesi adına her türlü meşru – mubah yollara başvurmuş, girişimlerde bulunmuş olsa da bu süreçler art niyetli insanlar ve terörün bitmesini istemeyen odaklar yüzünden sekteye uğratıldı, yapılanlar da bir sonraki baharda indirilmek üzere rafa kaldırılmıştı. Atılan adımlar başarısız olmuş, uzatılan eller de havada bırakılmıştı.)
Sırf bu yüzden “gönüllere su serpilsin!” diye her şey ince elenip sık dokundu, yapılanlar - söylenenler ve arka kapılar ardındaki görüşmeler büyük bir “gizlilik” içinde yürütüldü. Bunlar, devletin olmanın olmazsa olmaz kuralları, yapması gerekenleridir. Ancak bir taraftan bunları yaparken diğer bir taraftan da üst perdeden “Terörle, teröristle müzakere değil mücadele edilir. Sıkarsın teröristin kafasına, geçer gidersin!”, “sınırlarımız içerisinde bir elin parmak sayısı kadar üç beş terörist kaldı, onları da akşam sabah etkisiz hâle getireceğiz!” dedikten sonra bir “müzakere süreci” içerisine girerseniz işte o zaman tüm inandırıcılığınızı yitirmiş ve “devlet olma” nın ciddiyetini de ortadan kaldırmış olursunuz. Bunları yaşadık mı; tabii ki EVET!...
01 Ekim 2024’de yasama yılının açılmasıyla birlikte MHP lideri Devlet BAHÇELİ’nin “umut affı” yla başlattığı süreç aslında yeni bir “terörsüz Türkiye” görüşmelerinin de fitilini ateşlemişti. Öyle bir kişiden böyle bir sürecin başlatılması toplum (bilhassa milliyetçi camiayı) şaşırtmış olsa da bir kere bir yola girilmiş ve artık bundan dönmek de mümkün değildi. Bu, Meclis çatısı altında yapılan birli – ikili veya çoklu görüşmelerin de önünü açmış ve artık “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” teklifi adıyla TBMM’de 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul edilerek yasallaştı ve resmî gazetede yayınlanmasıyla birlikte de yürürlüğe girmiş olacak.
“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” teklifine “evet”, “hayır” ve “çekimser” oy kullanıp yasallaşmasını sağlayanları “tarihe not düşmek” adına detaylarını TBMM tutanaklarından aktaralım;
AK Parti’den oylamaya katılan 268 milletvekilinin tamamı “evet”,
Yeni Partili 91 milletvekilinin 35’i “evet” – 54’ü “hayır” ve 2 milletvekili ise oylamaya katılmadı,
DEM Parti milletvekilinin tamamı 55’i “evet”,
MHP’li 44 milletvekilinin tamamı “evet”,
CHP’li 29 milletvekili “evet” – 14 milletvekili oylamaya katılmadı ve 2 milletvekili “hayır” oyu kullandı,
SP – DEVA ve Gelecek partilerinden oluşan Yeni Yol Grubu milletvekillerinin 17’si “evet” – 3’ü çekimser oy kullandı,
İYİ Partili 29 milletvekilinin tamamı “hayır” oyu kullandı,
EMEP, TİP, DBP’li milletvekillerinin tamamı “evet” oyu kullandı.
Bu sonuçlara göre bir “yol” a girilmiş ve yeni bir “süreç” başlatılmış olsa da aslında “evet” ve “hayır” oyu verenleri ne “vatansever” ve ne de “hain” olarak yaftalayamayız. Aslında TBMM bu tarihî sorumluluğu üzerinden atıp “referandum” yolunu seçmiş olsaydı; “doğru” ya da “yanlış” kararı milletimiz vermiş ve sonuçlarına da katlanmış olacaktık. Böylelikle muhalefet ve iktidarıyla tüm partiler, ne zan altına kalıp kamplaşma – cepheleşme oluşturulur ve ne de devlet misyonu tartışılır hâle gelirdi. İzlenen bu metot, yanlış oldu ve herkesin de bunu kabul etmesi gerekir.
“Terörle müzakere değil mücadele edilir!” diyen ve İmralı’daki APO’yla aynı masada oturup görüşen ve medet umanların elbette ki bir bildikleri (!) vardır. Bu görüntü ve görüşmeler milletimizin – bilhassa şehit / gazi aile ve yakınlarının – ciğerlerini dağlamış olsa da yine bağırlara taş basılmış ve sükûnet içerisinde beklenilmiştir. İşte bundan sonra “biz devletiz, her şeyi açıklamak zorunda değiliz!” gibi bir tavır takınılırsa işte o zaman ayıpların en büyüğü yapılmış ve günahların da en büyüğü işlenmiş olur. Bundan sonra yaşanılması gerekenleri iyi takip etmek ve daha dikkatli olunması lazım. En azından birilerinin incinen kalbi kazanılmış olur.
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK