Son birkaç yıldır bir şeyler seyrediyoruz ama partili bir sözcünün de dediği gibi “Bir şey oldu ama ne olduğunu biz de anlayamadık!”. Anlayan varsa beri gelip bize de anlatsın!...
Vatan, devlet, millet, millî menfaat ve ortak paydalar söz konusu olduğu zaman alınan ve alınacak olan kararlar; bir yerlere şirin gözükmek için alınmamalı, siyasî olmamalı, günler de palyatif tedbirlerle geçiştirilmemelidir. Enflasyon, hayat pahalılığı, kentsel dönüşüm, sel – deprem – yangın gibi doğa olayı gözüktüğü halde doğal olmayan olaylar ve bunlarla ilgili alınması gereken tedbirler, gündemimizden çıkmış gibi gözükse bile terör ve yıkıcı sonuçları kısacası vakit - nakit öldüren günleri ve yılları soldurtan, taze filizleri “fidan” olmadan kurutan ne varsa bunlar partilerle – ideolojilerle – davalarla değil devlet – millet – vatan menfaati neyse onlarla ölçülür ve kalıcı olurlar.
Gündemimizdeki “terörsüz Türkiye” – “çerçeve yasa” tartışmaları dahil olmak üzere hangi konuda olursa olsun “duvara karşı yapılıyormuş” izlenimi veren konuşmalar ve boş teneke sesleri çıkartmalar, muhatap alınmaması gereken üç beş soysuzun boş laflarıyla siyaset güdülmez, politika belirlenmez. Devlet ciddiyeti ve siyasi adap neyi gerektiriyorsa öncelikle onun yapılması lazım. Herhangi bir karar alırken ya da radikal politika güdülürken bir sonraki seçim değil bir sonraki yüzyıl düşünülerek hareket edilmelidir. Şapkayı önünüze alıp düşünmek varken gözünüzün önüne seçim sandıklarından çıkacak olan oyları getirmemeniz gerekir. Bu vatan, bu devlet seçim sandıklarında değil kara topraklar üzerinde yapılan savaşlar neticesinde kazanıldı, kan – ter ve gözyaşı döküldü. Üç beş siyasi koltuğunu koruyacak, muhalefet veya iktidardaki yerlerini sağlamlaştıracaklar diye politikalar güdülmemeli, talep ve beklentiler de göz ardı edilmemelidir.
“Pazarcı” kurnazlığıyla yürütülen bir süreç inandırıcı olmaz. Hani pazarcılar (“Pazarcı esnafı” demiyorum çünkü “esnaf” olan bunu yapmaz!) sebze ve meyvenin iyisini öne, kötü veya çürüğünü de arkaya koyup çaktırmadan el yordamıyla poşetin yarısını bunlarla doldururlar. Son birkaç yıldır gündemimizdeki “terörsüz Türkiye” tartışmaları ile “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” teklifi adıyla TBMM’de 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul edilerek yasallaşan ve resmî gazetede yayınlanmasıyla birlikte de yürürlüğe girecek olan “çerçeve yasa” yla ilgili süreç de “pazarcı” mantığıyla mı yürütülüyor? Ekran önünde ayrı, kamera arkasında ayrı filmler çekiliyorsa bir şekilde günün sonunda gerçekler de ayan beyan ortaya çıkacak ve sonrasında da bakacağınız yüzlere bakamayacaksınız. Milletimiz, siyasî – ayrıştırıcı – ötekileştirici – tuzağa düşürücü dillerin ifadesiyle “halkların kardeşliği” bu soruların cevabını merak ediyor ve “haklı” olarak da bekliyor.
“Seçme sınavları” na giren öğrencilerin teste tabi tutulması gibi “10” veya “12 soruda terörsüz Türkiye süreci” ve “çerçeve yasa neleri kapsıyor?” gibi soruları cevaplandırmak ve böyle bir tartışmanın içine girmekten ziyade niyetler ve yapılacaklar konusu TV ekranlarından apaçık bir şekilde muhatap ya da yetkililerince açığa kavuşturulmalıdır. Hayati önem arz eden bu konu; mademki halka götürülmedi, milletimizin vicdanına sunulup referandum yolu tercih edilmedi, TBMM’de de buna karar verildiyse öyleyse bu süreç boyunca neler yaşanılacak – neler yapılacak, kimlere ne sözler verildi? İşte esas cevaplandırılması gereken sorular bunlardır. İçişleri Bakanlığı tarafından Ankara’ya çağrılan 81 ilin valisi alınması gereken tedbirler – yasal süreç konularında elbette ki bilgilendirilecek ancak esas “bilgi sahibi” olması gereken milletimizin de bilgilendirilmesi lazım. Bu bilgilendirme; “Tehlike gelmeden görenlere “abdal”, geldiğinde görenlere “aptal”, gelse de görmeyenlere “ahmak” denilir.” şeklinde olmamalıdır.
Siyasilerin unuttukları ya da bildikleri halde bilmiyormuş gibi davrandıkları “bireyler – siyasiler ölür, partiler tarihe gömülür ama baki (kalıcı) olan devlettir!” gerçeğinin tersine göre hareket etmemeli, bu işin vebalinin olduğu da bilinmelidir. Bu vebalin altında kalanlar, günü geldiğinde de “biz nerede hata yaptık?” sorusuna cevap aramaya başlarlar ama aradıkları cevabı da bulamazlar. Çünkü atı alan Üsküdar’ı değil çoktan sınır kapılarını bile geçmişlerdir.
Milletimizin, bilhassa şehit – gazi aile ve yakınlarının yüreklerine / gönüllerine su serpilmesi lazım. Şehit olup bu dünyayı terk – i diyar eyleyenler ile – basit bir yaralanma olarak görülen, aldıkları yara ve yalnız bırakıldıkları için aslında her gün ölen, “keşke ben de şehit olsaydım!” diyen – gazilerin aile ve yakınlarının tamamı affetse de biri “ah” ettiği zaman arş – ı ala titremiyorsa o zaman da bir yerlerde bir hatalar var demektir. Milletin gözüne soka soka dağdakiler ovaya iner, cezaevindekiler dışarı çıkar ve bu bir şova dönüştürülür, karnaval – festival edasıyla yapılır ve bayram havası estirilirse bunlar o zaman nasıl açıklanacak, ne olacak?
“Terörsüz Türkiye” süreci fazladan birkaç oy almak ve birilerini daha fazla şımartmak için güdülen bir süreç olacaksa, gerçekten de milletimiz er ya da geç sandıklarda bunun hesabını sorar ve “biz bir hiç uğruna mı bu kadar acıyı çektik!” feryat ve figanları arşı titretir. Süreci buna göre yönetme ve “memnuniyet” esasını da göz önünde bulundurmamız gerekir.
Sonsöz söyleyenin;
“Kişnemedik arpa için at gibi.
Yapışmadık yağlı saça bit gibi.
El etek öpmedik dünyalık için.
Tasmaya girmedik uyuz it gibi.”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK