Kapitalizm, Müslümanlara inançlarından vazgeçmelerini söylemek zorunda kalmadı. Onlara inançlarına uygun ürünler de satabileceğini keşfetti.
Tatilin alkolsüzünü, modanın tesettürlüsünü, konutun mahremiyete uygununu, alışverişin ramazana özelini hazırladı.
Böylece yıllarca birbirine karşıt sayılan iki dünya, mağaza vitrinlerinde ve reklam sayfalarında buluştu.
Müslümanların bir bölümü kapitalizmi sevdi; kapitalizm de onların satın alma gücünü sevdi.
Bu yakınlaşmayı yalnızca bir ahlak bozulması hikâyesi olarak anlatmak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar, gerçeğin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır.
Türkiye’de muhafazakâr kesimlerin ekonomik yükselişi, aynı zamanda toplumsal itibar arayışıydı. Kendi kimliğiyle üniversitede, iş hayatında ve kamusal alanda yer edinmek isteyen insanlar için refah, görünür olmanın da imkânını sunuyordu.
İyi bir ev, başarılı bir şirket ve seçkin bir okul, bazen geçmişteki küçümsenmişliğe verilmiş cevaplar haline geldi. “Biz de varız” demenin yollarından biri, “Biz de satın alabiliriz” oldu.
Türkiye’nin 1980 sonrasındaki piyasa yönelimi ve Anadolu şehirlerinin üretimle, ihracatla büyümesi bu karşılaşmaya zemin hazırladı. Kayseri’de, Konya’da, Gaziantep’te girişimcilik ile dindarlık yan yana gelişebildi.
Bunda kendi başına şaşılacak bir şey yoktu. Ticaret, emek ve kazanç zaten Müslüman toplumların geçmişine yabancı değildi.
Değişen, kazanç elde etmenin ötesinde, sürekli büyümenin ve rekabette öne geçmenin hayatın başlıca ölçülerine dönüşmesiydi. Bir süre sonra insanın ne ürettiği kadar neye sahip olduğu, nasıl yaşadığı ve nerede göründüğü de önem kazandı.
Elbette bu hikâyenin bütün kahramanları zenginleşmedi. Aynı camide yan yana duran işverenle işçi, piyasanın kapısından aynı imkânlarla geçmedi. Biri şirketini büyütürken diğeri maaşını ay sonuna yetiştirmeye çalıştı. Birinin gündeminde yeni yatırım vardı, ötekinin gündeminde kira.
Muhafazakâr dünyanın ekonomik yükselişinden söz ederken bu farkı unutmak, birkaç kişinin refahını milyonların ortak kaderi gibi göstermektir. Ortak inanç, ortak sınıfsal çıkar anlamına gelmez.
Kapitalizmin asıl başarısı, bu farklar sürerken herkese aynı hayalin farklı taksitlerini sunabilmesiydi. Yüksek gelirli olana ayrıcalık, dar gelirliye ayrıcalığa yaklaşma umudu satıldı. Düğünde, bayramda, tatilde ve ev döşerken ihtiyaç ile toplumsal beklenti birbirine karıştı.
İnsan, kullanacağı şeyi almanın yanında, başkalarının gözünde nasıl görüneceğini de satın almaya başladı. Eskiden mahallenin bakışıyla sınırlanan karşılaştırma, sosyal medyada binlerce hayatın teşhir edildiği kesintisiz bir yarışa dönüşebildi.
Bir iftar sofrasını düşünelim. Orucun açlığı ve sabrı konuşulurken sofranın itibarı mekânın adıyla, menünün fiyatıyla ölçülüyorsa dinî zamanın çevresinde başka bir değer sistemi kurulmaktadır. Oruç devam eder, dua edilir, fakat sofranın görüntüsü de dolaşıma girer.
İbadetin varlığıyla gösterişin varlığı birbirini otomatik olarak dışlamaz. Piyasa tam da bu birlikte yaşama imkânından yararlanır. İnsana hem ölçülü olduğunu hissettiren hem ayrıcalığını sergilemesini sağlayan ürünler sunar.
Helal turizm de bu ilişkinin belirgin örneklerinden biridir. Mahremiyetini koruyarak dinlenmek isteyen insanların talebi anlaşılır ve meşrudur.
Aynı şekilde başörtülü bir kadının güzel giyinmek istemesi, tek başına ahlaki bir suçlama konusu yapılamaz. Sorun, dinî hassasiyetlerin giderek daha pahalı paketlerin özelliklerine dönüşmesi ve yüksek fiyatın yüksek itibar sağlamasıdır.
Tatilin uygunluğu konuşulurken israfın, çalışanların koşullarının ve tüketimin sınırlarının hiç konuşulmaması, ahlaki muhasebenin daralması demektir.
Üstelik bütün bu dönüşümün hesabını kadınların kıyafetinden sormak da kolaycılıktır. Bir kadının çantasını tartışıp bir erkeğin servetinin kaynağını tartışmıyorsak, kapitalizmi eleştirmekten çok kadınların görünüşünü denetliyoruz demektir. Tesettürün fiyatını konuşurken o giysiyi diken kadının ücretini de konuşmak gerekir. Ahlakın bakışı yalnızca vitrine yönelirse, vitrinin arkasındaki emek görünmez kalır.
Mahremiyetin konut piyasasındaki hikâyesi de benzerdir. Güvenli ve yaşam alışkanlıklarına uygun bir çevre aramak gerçek bir ihtiyaç olabilir. Fakat komşuluk yalnızca aynı konuta ödeme yapabilenlerin ilişkisine daraldığında, insan kendi toplumundan uzaklaşmaya da başlar. Yoksul, birlikte yaşanan bir komşu olmaktan çıkıp yardım kampanyasında karşılaşılan birine dönüşebilir. Ortak hayatın yerini, ekonomik bakımdan birbirine benzeyenlerin korunaklı çevresi alır.
Burada muhafazakârlığın önüne ciddi bir soru çıkıyor: Neyi muhafaza ediyoruz? Görünür simgeleri, belirli giyim biçimlerini ve tüketim sınırlarını korurken dayanışmayı, ölçülülüğü ve komşuluğu kaybediyorsak, koruduğumuz hayatın içeriği değişmiş demektir.
Bir kültürün işaretlerinin çoğalması, o kültürün ahlaki gücünün de arttığını göstermez.
Mesele Müslümanların refaha ulaşması değildir. Kimsenin yoksul kalması, inancının samimiyetinin şartı sayılamaz. Mesele, refahın hangi yollardan elde edildiği ve insana neyi unutturduğudur.
Servet büyürken başkasının hakkına ilişkin duyarlılık küçülüyorsa, ortada yalnızca ekonomik bir başarı yoktur. Kapitalizmle kurulan ilişkinin bedeli de vardır. Belki bu ilişkinin en ağır bedeli, insanın sahip olduklarını çoğaltırken kendisine sınır koyan değerleri pazarlığa açmasıdır.
Kapitalizm dindarlığın görünür işaretleriyle birlikte yaşayabildiğini gösterdi. Asıl sınav, dindarlığın kapitalizmin başarı saydığı her şeyi başarı sayıp saymayacağıdır.
Çünkü inanç, yalnızca neyi tüketebileceğimizi söyleyen bir rehbere dönüştüğünde piyasa için elverişli bir müşteriye dönüşürüz.
Nasıl kazandığımızı, kimin hakkını eksilttiğimizi ve ne kadarının yeterli olduğunu sormaya devam ettiğimizde ise bu rahat ilişki biraz bozulur. Ahlakın işe başladığı yer de çoğu zaman o huzursuzluktur.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK