$

Dolar

49,3351

€

Euro

55,0863

£

Sterlin

65,2018

₣

Frank

59,1123

₺

Gram Altın

6.606,8200

₿

Bitcoin

4.076.865

$

Dolar

49,3351

€

Euro

55,0863

£

Sterlin

65,2018

₣

Frank

59,1123

₺

Gram Altın

6.606,8200

₿

Bitcoin

4.076.865

Makale 13.10.2026 7 dk okuma

Medya’da Kuçuradi ve Duralı tartışması

Paylaş:

İoanna Kuçuradi’nin ölümü, Türkiye’de düşünürlerin nasıl anıldığına ve eserlerinin kamuoyuna hangi ölçütlerle taşındığına ilişkin soruları yeniden gündeme getirdi.

İnsan hakları ve etik alanındaki çalışmaları nedeniyle saygıyla anılan Kuçuradi, bazı yazılarda savunduğu ilkelerle uygulamaları arasında çelişki bulunan bir akademisyen olarak sunuldu.

Teoman Duralı ile ilişkisi üzerinden yürütülen tartışma ise iki düşünürün mirasının yanında, medyanın onlara gösterdiği ilginin de sorgulanmasına yol açtı.

Kuçuradi’nin popüler kültürde bir “iyilik perisi” olarak algılanmasını, etik ve “gerçek iyilik” üzerine yaptığı, sosyal medyada geniş kitlelere ulaşan felsefi konuşmaları ve çarpıcı tespitleriyle açıklamak mümkündür. İnsan haklarının kişisel yakınlık ve düşünsel ortaklık gözetilmeden korunması gerektiğini vurgulayan sözleri, kamuoyundaki olumlu imgesinin önemli bir parçasını oluşturmuştur.

Bu imgeye yönelik en sert itirazlardan biri, Yusuf Kaplan’ın 5 Ekim 2026’da Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan “Ioanna Kuçuradi öldü” başlıklı köşe yazısında yer almaktadır.

Kaplan, Kuçuradi’nin ölümünün ardından yüceltilmesine ve bazı muhafazakâr çevreler tarafından sahiplenilmesine tepki göstermektedir. Yazısındaki eleştiriler, insan hakları anlayışından akademik ilişkilerine, kültürel aidiyetinden felsefi özgünlüğüne kadar uzanmaktadır.

Kaplan’ın ilk itirazı, Kuçuradi’nin savunduğu ilkelerle davranışları arasında bulunduğunu ileri sürdüğü çelişkidir. İnsan haklarının sevmediğimiz kişiler için de korunması gerektiğini söylemesine rağmen, kendisinden farklı düşünenlere aynı yaklaşımı göstermediğini iddia etmektedir.

Bu eleştirinin merkezinde Teoman Duralı bulunmaktadır.

Kaplan, Duralı’yı Kuçuradi’nin öğrencisi olarak tanıtmakta; eğitimin Türkiye’nin kendi medeniyet dinamikleri temelinde kurulmasını savunmasının ardından Kuçuradi’nin akademi ve medyada ona karşı bir dışlama süreci başlattığını öne sürmektedir. Bu meseleyi geçmişte de yazdığını belirterek eleştirisinin ölümün ardından ortaya çıkmadığını söylemektedir.

Kaplan ayrıca Kuçuradi’nin başörtülü öğrencileri insan hakları derslerinden çıkardığını, İslâm felsefesi çalışan araştırmacıları engellediğini ve bazı tezleri bu yönelimleri nedeniyle reddettiğini iddia etmektedir.

Gazze’de yaşananlar hakkında açıklama yapmadığını da söylemektedir.

Yazarın kültürel eleştirisi, Kuçuradi’nin Batı merkezli düşündüğü ve Türkiye’nin medeniyet birikimine yabancı kaldığı görüşüne dayanmaktadır.

Rum kökenini tartışmaya katmakta; öğrencilerinin çoğunu İslâm felsefesine yabancı veya karşı kişiler olarak nitelemektedir.

Dünya felsefesine özgün bir sistem ya da teori katmadığını savunurken, kurumsal etkisini örgütlenme gücüne bağlamaktadır.

Bu çerçevede Kuçuradi’yi, farklı düşünceleri dışlayan kültürel bir iktidarın temsilcisi olarak sunmakta; eleştirisini Türkiye’de Batı’ya bağımlı bir aydın çevresi bulunduğu görüşüne taşımaktadır.

Diğer eleştiriler, kurumsal güç ve siyasal tutarlılık üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kuçuradi’nin yöneticilik görevlerinde akademik hiyerarşiyi öncelediği, farklı düşüncelere yeterince alan açmadığı ve insan hakları ilkelerini kendi kurumundaki ilişkilere uygulamakta yetersiz kaldığı ileri sürülmektedir.

Bu eleştirilerde, 12 Eylül sonrasında üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenler karşısındaki tutumu da sorgulanmaktadır.

Uluslararası kürsülerde insan haklarını savunurken Türkiye’deki akademik baskılar karşısında sessiz kaldığı iddia edilmektedir.

Benzer bir eleştiri, 28 Şubat döneminde eğitim hakkı engellenen başörtülü öğrenciler üzerinden kurulmaktadır. Böylece evrensel insan hakları söylemiyle yerel siyasal süreçlerdeki tutumu arasında mesafe bulunduğu görüşü dile getirilmektedir.

Duralı ile Kuçuradi arasındaki ilişki, bu tartışmaların kesiştiği noktadır.

Duralı’ya atfedilen tarihsel ve kültürel birikimi öne çıkaran eğitim anlayışı ile Kuçuradi’nin evrensel insan hakları ve etik yaklaşımı karşı karşıya getirilmektedir.

Kaplan bu farklılığı, hoca ile öğrencisi arasında akademik otoritenin kullanımı bakımından da ele almaktadır.

Tartışmanın bir başka boyutu medyanın iki düşünüre gösterdiği ilgidir.

Teoman Duralı’nın ölümü, eserleri ve düşünsel katkıları, Kuçuradi’ninkiler kadar yoğun biçimde gündeme geldi mi?

Kuçuradi’ye daha geniş yer ayrıldığı yönündeki izlenim doğruysa, bu fark hangi etkenlerden kaynaklanmaktadır?

Uluslararası tanınırlık, akademik kurumlarla ilişkiler, insan hakları söyleminin kamusal karşılığı ve sosyal medyada dolaşıma giren konuşmalar bu görünürlükte ne ölçüde etkili olmuştur?

Bu noktada Kuçuradi’nin Rum kökenli, Duralı’nın Türk kökenli olmasının medyanın ilgisinde bir payı bulunup bulunmadığı sorusu da gündeme gelmektedir. Medya kuruluşlarının düşünsel yakınlıkları, kültürel tercihleri ve hitap ettikleri okur çevreleri iki düşünürün sunuluşunu nasıl etkilemiştir?

Ölüm haberlerinin sayısı, anma yazılarının kapsamı, televizyon programları ve eser tanıtımları karşılaştırıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkmaktadır?

Eleştirilerin karşısındaki övgüler ise Kuçuradi’nin akademik ve eğitsel katkılarını öne çıkarmaktadır.

Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün kuruluşundaki rolü, insan hakları eğitiminin kurumsallaşmasına katkıları, Türkiye Felsefe Kurumu ve uluslararası felsefe kuruluşlarındaki çalışmaları anma metinlerinde vurgulanmaktadır.

İnsan ve Değerleri, Etik ve Sanata Felsefeyle Bakmak gibi eserleri, düşünsel mirasının başlıca örnekleri arasında gösterilmektedir.

Olumlu mesajlarda Kuçuradi, insan onuruna bağlı, hak bilincini yaygınlaştıran, mütevazı ve kararlı bir düşünür olarak anılmaktadır. Öğrencileri ve onu izleyen kişiler üzerindeki etkisi hatırlatılmakta; hayatını etik ve insan hakları eğitimine adadığı belirtilmektedir.

Bazı paylaşımlarda farklı kültürel kimliğiyle Türkiye’nin düşünce hayatına katkıda bulunan örnek bir akademisyen olarak sunulurken, bazılarında sevmediğimiz insanların haklarını koruma düşüncesi ahlaki mirasının merkezine yerleştirilmektedir.

Bütün bu anlatılar birlikte değerlendirildiğinde, Kuçuradi’nin somut akademik katkılarıyla hakkındaki davranış iddialarını ayırmak gerektiği görülmektedir.

Kaplan’ın eleştirileri araştırılabilir sorular ortaya koymakla birlikte, ağır suçlamalar belge ve karşılaştırılabilir tanıklık gerektirir; kimlik üzerinden dışlayıcı ifadeler ise eserlerin değerlendirilmesine katkı sağlamaz.

Övgüler de bir düşünürü eleştiriden muaf tutmamalıdır.

Medyanın Kuçuradi’ye Duralı’dan daha fazla ilgi gösterdiği ve bunun etnik kökenden kaynaklandığı sonucuna ulaşmak için karşılaştırmalı inceleme gerekir.

Her iki düşünürün mirasına karşı sorumluluk, eserlerini tanıtmak, farklılıklarını doğru aktarmak ve hükümleri sağlam bilgiye dayandırmaktır.

İoanna Kuçuradi! Toprağı bol olsun!

Şaban Teoman Duralı! Allah rehmet eylesin!

Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK

Etiketler: