$

Dolar

49,3934

€

Euro

55,1459

£

Sterlin

65,2060

₣

Frank

59,1613

₺

Gram Altın

6.512,8700

₿

Bitcoin

4.040.694

$

Dolar

49,3934

€

Euro

55,1459

£

Sterlin

65,2060

₣

Frank

59,1613

₺

Gram Altın

6.512,8700

₿

Bitcoin

4.040.694

Makale 15.10.2026 5 dk okuma

Akademisyen mi, Bologna sekreteri mi?

Paylaş:

Üniversitede akademisyenin temel işi nedir?

Araştırma yapmak, bilimsel bilgi üretmek, okumak, düşünmek, öğrencisine iyi ders vermek ve yeni sorular sormak…

Eskiden cevap aşağı yukarı böyleydi.

Şimdi listeye çok daha “hayati” görevler eklendi: Ders öğrenme çıktısını program çıktısıyla eşleştirmek, AKTS iş yükünü hesaplamak, yeterlilik matrisini güncellemek, paydaş görüşünü belgelemek, öz değerlendirme raporu hazırlamak, kanıt dosyasını doldurmak ve bütün bunların gerçekten yapıldığını gösteren başka kanıtlar üretmek.

Akademisyenin önünde okunmayı bekleyen makaleler, yazılmayı bekleyen projeler ve görüşmeyi bekleyen öğrenciler olabilir. Fakat acele etmeye gerek yok; önce Bologna tablosu doldurulmalıdır.

Böylece, modern üniversitede akademik varlığın kanıtı giderek düşünmekten çok belgelemek hâline gelmektedir.

Bologna Süreci elbette hareketlilik, karşılaştırılabilirlik, şeffaflık ve kalite güvencesi gibi savunulabilir amaçlara dayanıyor. Sorun Bologna'nın varlığından çok, üniversitelerin onu nasıl uyguladığıdır.

Bir noktadan sonra kaliteyi geliştirmek ile kalite belgesi üretmek birbirine karışıyor. Akademisyen ders anlatmaktan çok ders anlattığını, öğrenciyi değerlendirmekten çok öğrenciyi hangi ölçütle değerlendirdiğini, programı geliştirmekten çok programı geliştirdiğini hangi belgeyle kanıtlayacağını düşünmeye başlıyor. Sonuçta bilim insanının masasındaki kitapların yanına Excel tabloları, performans göstergeleri, çıktı matrisleri ve kanıt klasörleri yerleşiyor.

Weber'in “demir kafesi” üniversitede artık demirden değil; Excel tablolarından, kalite belgelerinden ve elektronik formlardan yapılmaktadır.

İşin daha garip tarafı, bunların önemli bölümünün aslında sekretarya ve idari organizasyon işi olmasıdır. Elbette bir dersin akademik içeriğini, öğrenme hedeflerini ve değerlendirme yöntemini öğretim üyesi belirlemelidir. Fakat aynı bilgilerin farklı tablolara aktarılması, formatlanması, sisteme yüklenmesi, kanıt dosyalarının oluşturulması ve periyodik olarak güncellenmesi neden profesörün, doçentin veya araştırma görevlisinin işi olsun?

Üniversite yönetimleri bunun için profesyonel idari yapılar kurmak yerine işi akademisyene dağıttığında ciddi bir insan kaynağı israfı ortaya çıkıyor.

Bir üniversite, yıllarca yetiştirdiği bilim insanını araştırma laboratuvarından çıkarıp Excel hücreleri arasında dolaştırıyorsa burada sorgulanması gereken yalnızca Bologna değil, üniversitenin akademisyenin zamanına verdiği değerdir.

Üstelik sistemin ironisi burada bitmiyor.

Akademisyene sürekli “daha fazla yayın yap, proje üret, uluslararası iş birliği kur, öğrencilerine daha fazla zaman ayır, üniversitenin sıralamasını yükselt” deniliyor. Ardından aynı akademisyenin önüne onlarca form, kurul görevi, kalite dosyası ve çıktı matrisi bırakılıyor.

Yani üniversite bir taraftan “Bilim üret”, diğer taraftan “Ama önce şu tabloyu doldur” diyor.

Araştırmanın en önemli girdilerinden biri zamandır; fakat akademisyenin zamanı sanki sınırsız ve ücretsiz bir idari kaynakmış gibi kullanılıyor. Sonra üniversitelerin neden yeterince özgün araştırma üretmediği tartışılıyor.

Daha önemlisi, Bologna ve onunla bağlantılı standartlaşma ve bürokratikleşme Avrupa akademisinde de eleştirilmiştir; Bologna reformlarının kurumsal özerklik ve akademik standartlar üzerindeki etkilerine yönelik Avrupa'daki itirazlara dikkat çekmektedir.

Buna rağmen üniversitelerde bazen Bologna neredeyse tartışılmaz bir akademik emir gibi uygulanabiliyor. Oysa üniversitenin görevi bürokratik prosedürleri kutsamak değil, gerektiğinde onları da sorgulamaktır.

Üniversite sorgulamayı öğreten kurumsa, Bologna'nın kendisi neden sorgulanmasın?

Her yeni form gerçekten eğitimin niteliğini artırıyor mu?

Her çıktı matrisi öğrenciyi daha iyi yetiştiriyor mu?

Her kanıt dosyası üniversiteyi daha iyi üniversite yapıyor mu?

Yoksa sistem zamanla kalite üretmek yerine kalitenin bürokratik görüntüsünü mü üretmeye başladı?

Üniversitenin en değerli kaynağı binası, bütçesi, stratejik planı veya akreditasyon klasörü değildir; akademisyenin zihni ve zamanıdır. O zamanı araştırmadan, okumadan, öğretmekten ve düşünmekten alıp sürekli belge üretimine harcamak akademik kaliteyi yükseltmenin oldukça tuhaf bir yoludur.

Bologna gerekli olabilir; kalite güvencesi de gereklidir. Fakat bunların akademisyeni bir “Bologna sekreterine” dönüştürmesi gerekli değildir.

Üniversite yönetimleri akademik personele daha fazla form dağıtmak yerine sekretarya niteliğindeki işleri profesyonel idari personele bırakmalı ve bilim insanına yeniden bilim yapacak zaman kazandırmalıdır.

Çünkü üniversite sonunda kaç matris doldurduğuyla değil, ne kadar düşündüğü, ne öğrettiği ve ne ürettiğiyle üniversitedir.

Aksi hâlde “Düşünüyorum, öyleyse varım” devri kapanır; “Belgeliyorum, öyleyse varım” devri başlar.

Başkasının kayığına binmeyi, sonra da o kayığın küreklerini kendi insanımıza çektirmeyi ne kadar çok seviyoruz!

Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK

Etiketler: