$

Dolar

48,6307

Euro

56,4983

£

Sterlin

65,9151

Frank

59,6038

Gram Altın

6.796,9900

Bitcoin

3.758.294

$

Dolar

48,6307

Euro

56,4983

£

Sterlin

65,9151

Frank

59,6038

Gram Altın

6.796,9900

Bitcoin

3.758.294

Makale 14.09.2026 6 dk okuma

Aklını kiraya verenler

Paylaş:

Timetürk.com yazarı Ahmet Keser’in “Ne Cemaati? Tezgah Lan Bunlar!” adlı yazısı değerli bir ilham kaynağı oldu.

Charles Manson, 1960'ların sonunda ABD'de Manson Ailesi adındaki tarikatı kuran, 1969 yılında işlenen vahşi cinayetlerin azmettiricisi Amerikalı suçlu.

Charles Manson’un hikâyesindeki asıl ürkütücü taraf, birkaç insanın cinayet işlemiş olması kadar, bir insanın başka insanların zihnine yerleşip onların iradesini kendi iradesinin uzantısına dönüştürebilmesidir.

Manson insanlara yalnızca ne düşüneceklerini söylemedi; zamanla nasıl düşüneceklerini de belirledi.

Korkular üretti, düşmanlar yarattı, kendi sözünü hakikatin ölçüsü haline getirdi. Sonunda takipçileri onun düşüncelerini kendi düşünceleri zannetmeye başladı.

Manson’un elinde bıçak yoktu belki; ama bıçağı tutan elin arkasında onun oluşturduğu zihinsel düzen vardı.

Manson öldü. Fakat insanın aklını teslim alma yöntemi onunla birlikte mezara girmedi. Sadece coğrafya, kıyafet ve kullanılan kelimeler değişebiliyor.

Amerika’da karşınıza uzun saçlı tuhaf bir tarikat lideri çıkıyor; Türkiye’de bazen takım elbiseli bir eğitim gönüllüsü, bazen televizyon ekranından konuşan gösterişli bir “hoca”, bazen cemaat lideri, bazen de etrafında sorgulanması neredeyse ayıp sayılan bir manevi otorite çıkabiliyor.

Ambalaj değişiyor; insan psikolojisinin zayıf noktaları pek değişmiyor.

Türkiye bunun en ağır örneklerinden birini FETÖ yapılanmasında yaşadı. Yıllarca eğitim, hizmet, burs, okul, dershane ve manevi rehberlik diliyle görünürlük kazanan bir yapının, yargı kararlarında ve Anayasa Mahkemesi değerlendirmelerinde hücre tipi örgütlenme, gizlilik, yoğun hiyerarşi, itaat ve teslimiyet anlayışıyla kamu kurumlarında örgütlendiği tespit edildi.

Anayasa Mahkemesi de yapılanmanın kendisine kutsallık atfeden, itaat ve teslimiyet temelinde hareket eden ve devlet kurumlarında örgütlenen niteliğine özellikle dikkat çekti. İşte burada “Hocamız bilir” cümlesinin nerede bitebileceğini Türkiye çok pahalı biçimde öğrendi.

Hocanız matematik problemini sizden iyi bilebilir; ama hangi hâkimin, polisin, askerin veya bürokratın nereye atanacağına karar vermeye başladıysa artık matematik kitabını kapatıp Anayasa'yı açmak gerekir.

Adnan Oktar yapılanması ise aynı meselenin bambaşka bir dekorla ortaya çıkabileceğini gösterdi.

Bu defa klasik cemaat görüntüsünün yanında televizyon stüdyoları, gösterişli yaşam, sürekli alkışlayan bir çevre ve lider merkezli kapalı bir dünya vardı.

Sonunda mesele yalnızca tuhaf televizyon programlarından ibaret olmadığı yargı kararlarıyla ortaya konuldu: Yargıtay, Oktar'a suç örgütü kurma ve yönetme, cinsel saldırı, cinsel istismar, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma ve başka suçlardan verilen toplam 8.463 yıl 4 aylık hapis cezasını 2024'te onadı.

Demek ki bir yapının tehlikeli olup olmadığını liderinin sakalından, cübbesinden, takım elbisesinden veya televizyon dekorundan anlayamıyoruz. Asıl bakılması gereken şey, liderin çevresindeki insanların zihinlerinin ne kadar özgür olduğudur.

Bugün Alparslan Kuytul etrafındaki tartışmalar da kapalı veya güçlü lider merkezli dini yapılanmaların toplumdaki yerini yeniden gündeme getiriyor. Kuytul hakkında geçmişte terör örgütüne yardım ve propaganda suçlamalarıyla açılan davalarda beraat kararları verildi. Ağustos 2026'da ise Kuytul, eşi ve bazı hareket mensupları yeni bir operasyon kapsamında gözaltına alındı.

Hangi dini veya ideolojik yapı olursa olsun lider-kitle ilişkisinin sorgulanabilir, şeffaf ve hukuk içinde kalıp kalmadığını sormak önemlidir.

Bir hocayı eleştirmek günah, liderden ayrılmak ihanet, farklı düşünmek sapma sayılıyorsa orada eğitimden önce sosyoloji ve psikoloji konuşmak gerekir.

Benzer tartışmalar bugün Alihan Kuriş liderliğindeki Süleymancılar etrafında da yaşanıyor. Kuriş, önceki lider Arif Ahmet Denizolgun'un ölümünden sonra yapının başına geçen isim olarak biliniyor.

Burada temel soruları sormak gerekir: Böylesine geniş dini yapılarda lider nasıl belirleniyor?

Mali kaynakları kim yönetiyor?

Kararlar hangi mekanizmayla alınıyor?

Lideri kim denetliyor?

Sıradan bir mensup lidere açıkça “Yanlış düşünüyorsunuz” diyebiliyor mu?

Diyebiliyorsa mesele yok. Diyemiyorsa “Neden?” diye sormaya tam da oradan başlamak gerekir.

Çünkü mesele aslında FETÖ, Adnan Oktar, Kuytul veya Kuriş isimlerinden daha büyüktür.

İsimlere fazla takılırsak yöntemi gözden kaçırırız. Dün bir isim gider, yarın başka isim gelir. Tabela değişir. Bina değişir. Sakal modeli değişir. Hatta teknoloji ilerledikçe “abi” artık mesajı elden getirmek yerine Telegram'dan da gönderebilir. Fakat temel mekanizma aynı kalabilir: Korkut.

Dış dünyayı tehlikeli göster.

Grubu güvenli liman ilan et.

Lideri vazgeçilmez ve sorgulanamaz olarak kutsallaştır.

Eleştiriyi günah veya ihanet say.

Sonunda kişiye kendi kararını verdiğini düşündürürken kararlarını onun yerine sen ver. Asıl tehlike de tam olarak budur.

İşte devlet ile cemaat, tarikat, vakıf, dernek veya herhangi bir ideolojik veya di temelli topluluk arasındaki sınır burada belirginleşir.

İnsan istediği hocayı dinler, istediği tarikata veya cemaate katılır, istediği inanca sahip olur. Demokratik toplum zaten bunu güvence altına almalıdır.

Fakat devlet içinde devlet oluşmuş ise, kadroları “bizden olanlar”, “sadık olanlar”, “abi veya hocanın uygun gördükleri” arasında dağıtılmaya başlanıyorsa mesele artık kişinin inanç özgürlüğü falan değildir. Devletin içinde görünmez bir insan kaynakları departmanı kurulmuş demektir.

Devletin içinde başka devlet, hukukun yanında başka hukuk ve millet iradesinin yanında başka irade bulunamaz.

Bu nedenle sağlıklı din eğitiminin çocuğa öğreteceği ilk şeylerden biri yalnızca “itaat” değil, soru sorma ahlakı olmalıdır.

“Hocam söyledi” bir gerekçe değildir.

“Şeyhimiz uygun gördü” hukuki dayanak değildir.

“Büyükler böyle istedi” ise devlet yönetiminde hiç gerekçe değildir.

Belki bütün mesele tek bir soruyla anlaşılabilir: Bir topluluğun lideri ortadan kalktığında mensupları kendi akıllarıyla düşünmeye devam edebiliyor mu?

Cevap evetse orada bir rehberlik ilişkisi olabilir.

Cevap hayırsa, ortada başka bir mesele vardır.

Hiçbir insan, ne kadar kutsal sıfatla anılırsa anılsın, başkasının aklının tapusunu üzerine geçiremez.

TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni/ Adem Şahin

Etiketler:
Adem Şahin
Adem Şahin

Köşe Yazarı