İnsanlık binlerce yıl boyunca hakikati aradı.
“Ben kimim?”, “Nereden geldim?”, “İyi nedir?”, “Adalet nedir?”, “Nasıl yaşamalıyım?” diye sordu.
Mezopotamya gökyüzüne baktı, Hint düşüncesi insanın içine döndü, Çin erdemi ve uyumu sorguladı, Sokrates Atina sokaklarında insanları sorularıyla rahatsız etti.
İnsan, hakikatin kendisinden daha büyük olduğuna inanıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordu.
Modern insan, özellikle de modern gençlik, bu binlerce yıllık tartışmaya oldukça pratik bir soru ekledi: “Peki bütün bunların sonunda ne kadar kazanacağız?”
Hakikat arayışı ortadan kalkmadı aslında; biçim değiştirdi.
Bir zamanlar insan hakikati bilgelikte, erdemde, inançta veya bilgide ararken bugün giderek daha fazla para, zenginlik, başarı ve şöhrette arıyor.
Eskinin “iyi insanı”nın yerini fark ettirmeden “başarılı insan”, başarılı insanın yerini de “çok kazanan ve çok tanınan insan” almaya başladı.
Üstelik gençlerin para istemesini yalnızca yozlaşmayla açıklamak haksızlık olur. Bugünün genci hayatın matematiğini erken öğreniyor: Ev almak zor, kiralar ağır, iyi eğitim pahalı, evlenmek pahalı, seyahat etmek pahalı, hatta sosyalleşmek bile pahalı.
Dolayısıyla “Önce para kazanmalıyım” düşüncesi önemli ölçüde realisttir.
Nitekim gençlerin meslek sohbetlerinde artık “Ben neye yatkınım?” sorusunun yanında, hatta bazen önünde, “Hangi meslekte daha çok para var?” sorusu dolaşıyor.
Üniversite tercih dönemlerinde bölümler yalnızca bilimsel veya entelektüel içerikleriyle değil, mezunlarının ne kadar kazandığıyla konuşuluyor. Yapay zekâdan yazılıma, e-ticaretten sosyal medya içerik üreticiliğine kadar pek çok alan gençler için aynı zamanda birer “hızlı yükselme” ihtimali olarak görülüyor.
Burada garip olan gençlerin para istemesi değil; hayatın bütün anlamının yavaş yavaş gelir tablosuna dönüşmesidir.
Para tek başına da yetmiyor artık; görünür olması gerekiyor.
Sosyal medyada lüks otomobilin direksiyonu, marka saatin yakın plan görüntüsü, havaalanı lounge'u, pahalı restoran masası, Dubai tatili, deniz manzaralı otel odası yalnızca hayatın parçaları olarak değil, başarının delilleri olarak sergileniyor.
Birileri “Bu arabayı 23 yaşında aldım”, “Sıfırdan başlayıp iki yılda milyon kazandım”, “Sabah dokuz-akşam beş çalışarak zengin olamazsınız” diye gençlere hayat dersleri veriyor.
Eskiden bilgenin etrafında öğrenciler toplanırdı; şimdi milyon dolarlık otomobilin önünde çekilmiş videonun altında milyonlar toplanabiliyor.
Sorulan soru da değişiyor: “Bu insan ne biliyor?” değil, “Bu insan bunu nasıl aldı?” Servet böylece yalnızca ekonomik güç değil, neredeyse doğruluk belgesi hâline geliyor. Adam Lamborghini'nin önünde konuşuyorsa söylediklerinde mutlaka bir hikmet olmalı! Bisikletle gelen filozofun ise algoritmada işi biraz zor.
Şöhret de paranın ikiz kardeşi hâline geldi.
Modern dünyanın yeni felsefesi belki artık “Düşünüyorum, öyleyse varım” değil, “Görünüyorum, öyleyse varım.”
Hatta daha güncel biçimiyle: “Takip ediliyorum, öyleyse önemliyim.”
Bugün bir insanın ne söylediğinden önce kaç takipçisi olduğuna, bir kitabın içeriğinden önce kaç sattığına, bir videonun doğruluğundan önce kaç milyon izlendiğine bakabiliyoruz.
Platon'un mağarasındaki insanlar hiç değilse aynı duvardaki gölgeleri seyrediyordu; bugün herkesin cebinde kendisine özel bir mağara var ve algoritma hangi gölgeyi seviyorsak önümüze ondan biraz daha getiriyor.
Üstelik eski mağaradan çıkmak için zincirleri kırmak gerekiyordu. Bizim mağarada Wi-Fi gayet iyi çekiyor, kısa videolar hiç bitmiyor ve çıkmak için pek güçlü bir sebep de kalmıyor.
Hakikatin uzun açıklamasını dinlemek zahmetli; on beş saniyelik “Başarılı insanların yaptığı beş şey” videosu çok daha kullanışlı.
Fakat bütün faturayı gençlere kesmek büyük bir ikiyüzlülük olur. Çünkü onlara bu değer cetvelini büyük ölçüde biz verdik.
Çocuğa yıllarca “Para her şey değildir” dedik ama aile toplantısında en çok kazanan akrabayı örnek gösterdik.
“İnsan yaptığı işle değerlidir” dedik, sonra “O meslekte para var mı?” diye sorduk. “Gösteriş iyi değildir” dedik ama otomobilini, evini, makamını ve tatilini sergileyeni başarı hikâyesine dönüştürdük.
Üniversiteler bile bilgeliği değil sıralamayı, akademisyenler bazen düşüncenin derinliğini değil atıf sayısını, kurumlar niteliği değil görünürlüğü konuşuyor.
Şirketler “kişisel marka”, sosyal medya “etkileşim”, piyasa “net değer” diyor.
Sonra bütün bunların ortasında yetişen yirmi yaşındaki gence dönüp, “Sizin kuşağınız neden para ve şöhrete bu kadar düşkün?” diye soruyoruz.
Gençler belki de bizim öğrettiğimiz dersi bizden daha iyi öğrendiler.
Asıl mesele bu nedenle para kazanmak veya tanınmak değildir. Çalışmak, üretmek, zenginleşmek, iyi yaşamak ve yaptığı işle tanınmak son derece meşru insan arzularıdır. Tehlike, bunların araç olmaktan çıkıp hakikatin yerine geçmesidir.
İnsanlık binlerce yıl “Doğru nedir?”, “İyi nedir?”, “Nasıl yaşamalıyım?” diye sordu. Bugün bu soruların yanına “Ne kadar kazanırım?”, “Kaç takipçim olur?” ve “Bundan nasıl bir kişisel marka çıkar?” sorularını ekledik.
Belki de modern insanın trajedisi hakikati aramayı bırakması değil, hakikat ile piyasa değerini birbirine karıştırmaya başlamasıdır.
Çünkü insan çok para kazanabilir, milyonlarca kişi tarafından tanınabilir, her paylaşımı yüz binlerce beğeni alabilir ve yine de “Ben kimim, neye inanıyorum, nasıl bir insan oldum?” sorusunun karşısında yapayalnız kalabilir.
İşte o zaman binlerce yıllık hakikat arayışı bütün ihtişamıyla geri döner ve insana son derece eski, fakat hâlâ cevabı satın alınamayan bir soru sorar: “Peki bütün bunları kazandın da, sonra ne oldu?”
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK