Türkiye'de eğitim konusunda tuhaf bir çelişki yaşıyoruz. Bir taraftan “yerli ve millî eğitim”, “köklerden geleceğe”, “millî ve manevi değerler”, “erdemli insan”, “millî şahsiyet”, “maarif” ve “irfan” diyoruz; diğer taraftan eğitim sistemimizin başarısını anlatmaya başladığımızda uluslararası ölçme ve sıralama sistemlerinin sonuçlarını önümüze koyuyoruz.
Bunun en güncel örneği PISA 2025 sonuçlarıdır.
Türkiye'nin fen bilimleri puanı 494, okuma becerileri puanı 472, matematik puanı ise 462 oldu.
Türkiye 2022'ye göre üç alanda da puanını yükseltti; fen ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıktı, matematikte ise 463 olan OECD ortalamasına çok yaklaştı.
Bunlar elbette sevindirici verilerdir. Mesele başarıyı küçümsemek değildir. Asıl mesele şudur: Bizim eğitim idealimiz buysa başarımızı neden sürekli başkasının cetveliyle ölçüyoruz?
Daha düşündürücü olan ise sonuçların kamuoyuna sunuluş biçimidir.
Millî Eğitim Bakanlığı PISA 2025 sonuçlarını “Türkiye, her alanda en fazla yükselen ülke oldu” başlığıyla duyurdu; Bakanlığın bazı yerel birimlerinde sonuçlar “tarihî başarı” olarak sunuldu ve hatta doğrudan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile fidanlar yeşermeye devam ediyor” ifadesi kullanıldı.
Oysa burada kronolojik olarak da dikkatli olmak gerekiyor. PISA 2025 uygulaması Türkiye'de 14 Nisan-16 Mayıs 2025 tarihlerinde 56 ildeki 203 okuldan 7.702 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirildi. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ise kademeli biçimde uygulanmaya başlayan yeni bir programdır.
Nitekim Bakan Yusuf Tekin de PISA başarısını “1-2 yıl gibi periyotlarda yapılan çalışmalarla sınırlandırmanın irrasyonel” olduğunu söylemiştir.
Dolayısıyla uzun yıllara yayılan eğitim politikalarının ve öğrencilerin önceki öğrenme yaşantılarının ürünü olan bir PISA sonucunu yeni modelin doğrudan başarı belgesine dönüştürmek bilimsel açıdan ihtiyat gerektirir.
Daha temel bir sorun ise şudur: PISA neyi ölçüyor, Maarif Modeli neyi yetiştirmek istediğini söylüyor?
OECD'ye göre PISA 15 yaşındaki öğrencilerin bilgi, beceri ve tutumlarını; karmaşık problemleri çözme, eleştirel düşünme ve etkili iletişim gibi yeterliklerle birlikte değerlendiriyor.
Bunların hepsi önemlidir ve Türkiye'nin bu alanlarda yükselmesi elbette değerlidir.
Fakat Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli bunun çok ötesinde bir insan tasavvurundan söz ediyor: millî şahsiyet, erdem, ahlak, sorumluluk, merhamet, adalet, medeniyet bilinci, millî ve manevi değerler, aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim...
O hâlde basit bir soru soralım: PISA bize öğrencimizin irfanını kaç puan, ahlakını kaç puan, tarih ve medeniyet bilincini kaç puan, estetik duyarlılığını kaç puan, millî şahsiyetini kaç puan ölçüyor?
Ölçmüyor. Zaten PISA'nın böyle bir iddiası da yok.
Sorun PISA'nın ölçmemesi değil, bizim PISA'nın ölçmediği şeyleri de onun sonuçlarından çıkarmaya başlamamızdır.
PISA'nın kendisi de eğitim dünyasında tartışmasız bir kutsal metin değildir.
Uluslararası eğitim literatüründe yıllardır standartlaştırılmış sınavların karmaşık eğitim sistemlerini birkaç sayıya indirgeme, ülkeleri sıralama yarışına sokma ve eğitim politikalarını ölçülebilir göstergelere doğru yönlendirme riski tartışılıyor.
OECD ise PISA'nın ülkelerin birbirlerinden öğrenmesini sağlayan karşılaştırılabilir veriler ürettiğini ve eğitim politikalarına önemli kanıt sunduğunu savunuyor.
Yani mesele PISA iyidir veya kötüdür basitliğine indirgenemez. Asıl mesele PISA'nın sınırlarını bilmektir.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde eğitimciler bu ölçümlerin neyi ölçtüğünü, neyi ölçemediğini ve ulusal eğitim politikalarını ne kadar yönlendirmesi gerektiğini tartışırken bizim her yükselişi büyük bir tanıtım kampanyasına dönüştürmemiz, Maarif Modeli'nin çok önemsediği eleştirel düşünmeyle de pek bağdaşmıyor.
Meseleyi bir dolmuş benzetmesiyle düşünelim.
PISA uluslararası bir dolmuşsa güzergâhını biz çizmedik. Hangi durakların önemli olduğunu, hangi göstergelerin karşılaştırılacağını ve sonuçların hangi kavramsal çerçevede değerlendirileceğini OECD'nin geliştirdiği sistem belirliyor.
Biz elbette o dolmuşa binelim. Matematik durağına da uğrayalım, fen durağına da, okuma becerisi durağına da. Hatta oralarda mümkün olduğunca başarılı olalım.
Fakat dolmuşa binmek başka, eğitim sistemimizin istikametini dolmuşun güzergâhına göre belirlemek başkadır.
Daha garibi, başkasının belirlediği durakta birkaç sıra öne geçtikten sonra meydana çıkıp “İşte millî eğitimimizin başarısı!” diye pankart açmaktır.
Eğer gerçekten “köklerden geleceğe” gidiyorsak, önce gelecekte nereye gitmek istediğimizi kendimiz tarif etmeliyiz.
Bu nedenle Türkiye'nin artık kendi eğitim felsefesinden hareket eden bağımsız ve bilimsel bir TÜRK EĞİTİM STANDARTLARI ENSTİTÜSÜ kurmasını tartışmasının zamanı gelmiştir.
Bu kurumun amacı PISA, TIMSS veya PIRLS'i reddetmek değil; tam tersine bunlardan yararlanırken Türkiye'nin kendi eğitim standartlarını da oluşturmak olmalıdır.
Standartların bir bölümü uluslararası ve değişken olabilir: matematik, fen, okuma, dijital yeterlik, yabancı dil, problem çözme, bilimsel düşünme...
Fakat bir de eğitim sistemimizin sabiteleri bulunmalıdır: Türkçeyi nitelikli kullanma, düşünme derinliği, ahlaki muhakeme, tarih ve medeniyet bilinci, estetik duyarlılık, sorumluluk, adalet, üretkenlik, aile ve toplum bilinci, millî ve manevi değerler.
Maarif Modeli gerçekten bunları hedefliyorsa, Türkiye birkaç yıl sonra yalnızca “PISA'da kaçıncı olduk?” diye değil, “Kendi yetiştirmek istediğimiz insanı ne ölçüde yetiştirebildik?” diye de sorabilmelidir.
PISA 2025'te Türkiye'nin yükselmesi değerlidir; bunu inkâr etmek haksızlık olur. OECD'nin Türkiye ülke notu da bu gelişmeyi ortaya koyuyor.
Fakat PISA'daki başarı ile Maarif Modeli'nin başarısı aynı şey değildir.
Birincisi belirli bilgi ve becerileri uluslararası bir çerçevede ölçer; ikincisi çok daha geniş bir insan ve medeniyet tasavvuru iddiasındadır.
Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda, “yerli ve millî” diye çıktığımız yolculuğun başarı belgesini yine başkasının elinden almaya çalışırız.
Biraz eleştirel düşünce, biraz kendimizi hatırlama, biraz da kendi eğitim idealimize güvenme zamanı.
Çünkü yerli ve millî eğitim, başkasının sınavında yüksek puan almak değildir; nasıl bir insan yetiştirmek istediğini kendin belirlemek ve başarını da kendi medeniyet tasavvurunun ölçüleriyle sınayabilmektir.
Başkasının dolmuşuna binebilirsiniz; ama nereye gideceğinize dolmuş şoförü karar veriyorsa, o yolculuğa “millî eğitim” demek biraz zorlaşır.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİEMTÜRK