$

Dolar

48,4465

Euro

56,3811

£

Sterlin

65,7541

Frank

59,8992

Gram Altın

6.860,1800

Bitcoin

3.835.613

$

Dolar

48,4465

Euro

56,3811

£

Sterlin

65,7541

Frank

59,8992

Gram Altın

6.860,1800

Bitcoin

3.835.613

Makale 08.09.2026 10 dk okuma

Türkiye’yi kim savaşa sürüklemeye çalışıyor?

Paylaş:

Birileri Türkiye’nin savaşmasını istiyor.

Hem de öyle böyle değil…

Türkiye’nin kendi iradesiyle, kendi güvenliği için, kendi belirlediği şartlarda değil; başkalarının hesabına savaşmasını istiyor.

Kimi bunu İsrail üzerinden yapıyor.

“Kalk, İran’la hesaplaş” diyor.

Kimi İran üzerinden yapıyor.

“İsrail’e karşı cephe aç” diyor.

Kimi ise daha sinsice davranıyor.

Savaşı doğrudan istemiyor.

Ama savaşın psikolojisini hazırlıyor.

Toplumu geriyor.

Öfkeyi büyütüyor.

Her diplomatik adımı “geri çekilme”, her sabrı “korkaklık”, her temkini “zafiyet” diye pazarlıyor.

Sonra da aynı soruyu soruyor:

“Türkiye neden savaşa girmiyor?”

Ben de başka bir soru soruyorum:

Türkiye neden onların istediği savaşa girsin?

SAVAŞ ÇAĞRISI YAPMAK KOLAYDIR

Savaş çağrısı yapmak kolaydır.

Hele klavye başında…

Bir cümle yazarsınız.

Bir slogan atarsınız.

Bir harita paylaşırsınız.

Bir tarafı şeytan, diğer tarafı kahraman ilan edersiniz.

Sonra da Türkiye’yi cepheye sürersiniz.

Ama savaş başladığında klavye başındaki kahramanlıkların hiçbir hükmü kalmaz.

Çünkü savaşın bedelini paylaşım yapanlar değil, millet öder.

Asker öder.

Anne öder.

Baba öder.

Çocuk öder.

Ekonomi öder.

Gelecek öder.

Devlet öder.

İşte bu nedenle savaş hakkında konuşurken herkesin bir kez değil, bin kez düşünmesi gerekir.

ORTADOĞU’DA HERKESİN BİR HESABI VAR

Ortadoğu’da hiçbir ülke sadece “dostluk” veya “düşmanlık” üzerinden hareket etmiyor.

Her devlet kendi çıkarını hesaplıyor.

Kendi güvenliğini düşünüyor.

Kendi geleceğini planlıyor.

Kendi nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor.

İran bunu yapıyor.

İsrail bunu yapıyor.

Amerika bunu yapıyor.

Rusya bunu yapıyor.

Avrupa bunu yapıyor.

Bölgedeki diğer ülkeler de…

Peki Türkiye?

Türkiye de kendi hesabını yapmalıdır.

Ama Türkiye’nin hesabı başkasının hesabına eklemlenmemelidir.

İsrail’in hesabı İsrail’indir.

İran’ın hesabı İran’ındır.

Amerika’nın hesabı Amerika’nındır.

Türkiye’nin hesabı ise Türkiye’nindir.

Bu kadar basit.

DEVLET AKLI, HER SESİ DİNLEYİP HER ÇAĞRIYA UYMAMAKTIR

Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey, yüksek ses değil; yüksek akıldır.

Devlet aklı tam da böyle zamanlarda ortaya çıkar.

Herkes bağırırken susabilmek…

Herkes saldırırken bekleyebilmek…

Herkes bir taraf seçmeye zorladığında kendi milli menfaatini merkeze koyabilmek…

Ve gerektiğinde bütün baskılara rağmen:

“Benim kararımı ben veririm.”

diyebilmek…

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika çizgisinde öne çıkan “güçlü Türkiye” anlayışı ile MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin özellikle devlet aklı, milli birlik, güvenlik ve stratejik kararlılık vurgusu, bugün bu açıdan ayrıca önem taşıyor.

Çünkü Türkiye’nin bölgesel gücü yalnızca askeri kapasitesinden ibaret değildir.

Diplomatik kapasite de güçtür.

Masada kalabilmek de güçtür.

Taraflarla konuşabilmek de güçtür.

Gerektiğinde arabulucu olabilmek de güçtür.

Ve belki hepsinden önemlisi:

Kendi kararını başkasına teslim etmemek güçtür.

ERDOĞAN VE BAHÇELİ’NİN VURGUSUNDAKİ ORTAK ZEMİN

Bugün Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin farklı siyasi kanallardan yükselen açıklamalarında dikkat çeken ortak bir devlet perspektifi var:

Türkiye’nin zayıf, savunmasız ve yönlendirilen bir ülke olmaması…

Türkiye’nin bölgesel gelişmelerin peşinden sürüklenmek yerine kendi iradesiyle hareket etmesi…

Milli güvenliğin günlük siyasi heyecanlara kurban edilmemesi…

Devletin uzun vadeli düşünmesi…

Bu yaklaşımın özü aslında tek bir cümlede özetlenebilir:

Türkiye güçlü olacak ama gücünü başkasının emrine vermeyecek.

Türkiye gerektiğinde sert olacak.

Ama gereksiz yere savaş aramayacak.

Türkiye masadan kalkmayacak.

Ama masada ezilmeyecek.

Türkiye bölgesinde etkili olacak.

Ama başkasının taşeronu olmayacak.

İşte gerçek devlet aklı budur.

GÜÇLÜ OLMAK, HERKESLE SAVAŞMAK DEĞİLDİR

Bunu özellikle söylemek gerekiyor.

Güçlü devlet ile saldırgan devlet aynı şey değildir.

Güçlü devlet, her tehdide aynı refleksi vermek zorunda değildir.

Güçlü devlet bilir:

Ne zaman konuşacağını.

Ne zaman susacağını.

Ne zaman bekleyeceğini.

Ne zaman masaya oturacağını.

Ne zaman masadan kalkacağını.

Ve gerektiğinde…

Ne zaman vuracağını.

Asıl mesele, elindeki gücü göstermek değildir.

Asıl mesele, gücünü ne zaman kullanacağını bilmektir.

Çünkü strateji, öfkenin değil zamanlamanın sanatıdır.

BİZ SAVAŞIN ROMANTİZMİNİ DEĞİL, FATURASINI KONUŞMALIYIZ

Türkiye’de savaş konuşulurken bazen garip bir şey oluyor.

Savaş bir tür romantik maceraya dönüştürülüyor.

Haritalar çiziliyor.

Cepheler kuruluyor.

Ordular yürütülüyor.

Zaferler ilan ediliyor.

Ama bir şey unutuluyor:

İnsan.

Savaşın merkezinde insan vardır.

Bir askerin annesi vardır.

Bir çocuğun babası vardır.

Bir evin sofrası vardır.

Bir ülkenin ekonomisi vardır.

Bir toplumun psikolojisi vardır.

Atatürk’ün “Savaş, mecbur kalınmadıkça bir cinayettir” sözü tam da bu nedenle bugün hâlâ son derece güçlüdür.

Çünkü savaşın romantizmini yapanlarla savaşın bedelini ödeyenler hiçbir zaman aynı insanlar olmayabilir.

FİTNE ATEŞİNE ODUN TAŞIMAYALIM

Hz. Peygamber’in fitne zamanlarına ilişkin uyarısının özü de bugün üzerinde düşünülmesi gereken bir hakikati anlatır:

Fitne ateşi büyüdüğünde ona doğru koşulmaz.

Çünkü bazı yangınlar cesaretle değil, mesafeyle söndürülür.

Bugün bölgemizde böyle bir yangın var.

Ve Türkiye’nin yapması gereken şey, bu yangına koşmak değil.

Öncelikle yangının Türkiye’ye sıçramasını engellemektir.

Çünkü devlet olmak bazen kılıcı çekmek değil;

kılıcın ne zaman çekilmeyeceğini bilmektir.

TERÖR ÖRGÜTLERİYLE GELECEK KURULMAZ

Bir başka büyük yanılgı da terör örgütlerini bölgesel denklemde bir “umut” olarak görmektir.

Türkiye burada da kendi tarihinden ders çıkarmalıdır.

Terör örgütleri devletlerin dostu değildir.

Onların dostluğu yoktur.

Konjonktürü vardır.

Çıkarı vardır.

Kullanışlılığı vardır.

Ve şartlar değiştiğinde taraf değiştirmeleri şaşırtıcı değildir.

Bu nedenle Türkiye’nin güvenliği hiçbir terör örgütünün vaadine bağlanamaz.

Türkiye kendi güvenliğini kendisi sağlayacak kadar güçlü olmak zorundadır.

EN BÜYÜK CESARET, BAZEN SAVAŞMAMAKTIR

Şimdi gelelim meselenin en can alıcı yerine…

Bize yıllardır cesaretin savaşmak olduğu anlatılıyor.

Ben buna itiraz ediyorum.

Bazen savaşmak cesarettir.

Ama bazen savaşa girmemek çok daha büyük cesarettir.

Çünkü savaşmamak için önce kendinize güvenmeniz gerekir.

Başkalarının baskısına direnmeniz gerekir.

“Sen neden susuyorsun?” sorusuna cevap verebilmeniz gerekir.

“Sen neden taraf olmuyorsun?” saldırılarına göğüs germeniz gerekir.

Ve en önemlisi:

Kendi aklınıza güvenmeniz gerekir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan cesaret tam da budur.

TÜRKİYE’NİN SAVAŞINI BAŞKALARI BELİRLEYEMEZ

Türkiye’nin savaşı olacaksa, onun zamanını Türkiye belirlemelidir.

Türkiye’nin mücadele etmesi gerekiyorsa, bunun şartlarını Türkiye belirlemelidir.

Türkiye’nin masaya oturması gerekiyorsa, kimin davetiyle değil, kendi milli çıkarları doğrultusunda oturmalıdır.

Çünkü bağımsızlık sadece sınırları korumak değildir.

Karar alma iradesini korumaktır.

Bugün Türkiye’nin en büyük stratejik kazanımı da budur:

Kendi kararını verebilmek.

Kendi ordusuna güvenebilmek.

Kendi diplomatik gücünü kullanabilmek.

Kendi bölgesel ağırlığını artırabilmek.

Ve gerektiğinde bütün taraflarla konuşabilecek kadar güçlü kalabilmek.

TÜRKİYE BİR CEPHE DEĞİL, DENGE MERKEZİ OLMALIDIR

Türkiye’nin bölgesindeki rolü savaşların bir başka cephesi olmak değildir.

Türkiye, mümkün olduğunca denge kuran, uzlaştıran, gerektiğinde caydıran ve gerektiğinde mücadele eden bir güç merkezi olmalıdır.

Çünkü Türkiye’nin tarihsel ve jeopolitik ağırlığı buna imkân veriyor.

Türkiye Avrupa ile konuşabilir.

Rusya ile konuşabilir.

İran ile konuşabilir.

Arap dünyasıyla konuşabilir.

Batı ile konuşabilir.

Doğu ile konuşabilir.

Bu diplomatik alanı kaybetmek, Türkiye’nin elindeki önemli bir stratejik aracı kendi eliyle bırakması olur.

Bu nedenle Türkiye’nin güçlü olması kadar konuşabilir durumda kalması da önemlidir.

BAŞKASININ SAVAŞINDA KAHRAMAN OLMAK YERİNE…

Bugün Türkiye’nin önündeki mesele, “Savaşa girelim mi, girmeyelim mi?” sorusundan çok daha büyüktür.

Asıl mesele şudur:

Türkiye kendi kaderini kim belirleyecek?

Başka ülkelerin stratejileri mi?

Bölgesel hesaplar mı?

Vekil örgütler mi?

Sosyal medya savaşçıları mı?

Hamaset sahipleri mi?

Yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi aklı mı?

Cevap bellidir.

Türkiye kendi geleceğini başkasının hesabına teslim edemez.

Etmemelidir.

Çünkü Türkiye’nin gücü, bir başkasının savaşına katılmasından değil; kendi savaşını seçebilecek kadar güçlü olmasından gelir.

Ve belki de bugün hepimizin yeniden öğrenmesi gereken en önemli gerçek şudur:

Cesaret, her savaşa koşmak değildir.

Feraset, hangi savaştan uzak duracağını bilmektir.

Devlet aklı ise başkasının kurduğu oyunda figüran olmamaktır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey budur.

Ne korkaklık…

Ne maceracılık…

Ne hamaset…

Ne teslimiyet…

Akıl.

Güç.

Sabır.

Diplomasi.

Caydırıcılık.

Ve gerektiğinde kararlı mücadele…

Türkiye, başkasının savaşının vekili olmayacaktır.

Başkasının hesabının piyonu olmayacaktır.

Başkasının kurduğu tuzağa kendi elleriyle girmeyecektir.

Türkiye kendi vatanını, kendi devletini, kendi milletini ve kendi geleceğini koruyacaktır.

Çünkü bu ülkenin çocuklarının geleceği, başkalarının jeopolitik hesaplarından daha değerlidir.

Ve unutmayalım:

Türkiye yalnızca bugünü kurtarmak için değil, yarını kurmak için güçlü olmak zorundadır.

İşte gerçek devlet aklı budur.

İşte gerçek feraset budur.

Ve belki de gerçek cesaret tam olarak şudur:

Dünyanın herkesin savaşa koştuğu bir anda, Türkiye’nin kendi aklıyla ayakta kalabilmesi.

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Etiketler:
Şakir Kurter
Şakir Kurter

Köşe Yazarı