Son zamanlarda din adına kurulmuş gibi görünen bazı yapıların, işin sonunda dinî bir hareketten çok suç örgütüne benzediğine tanık oluyoruz. Operasyon haberlerinde cinayet, kara para aklama, evrakta sahtecilik ve insanların manevî duygularını istismar ederek menfaat sağlama gibi iddialar sıralanıyor. İşin daha da ironik tarafı, maneviyatın yanında altın külçeleri, döviz balyaları, silahlar ve mermiler de bulunabiliyor.
İnsan ister istemez düşünüyor: Demek ki bazıları maneviyata odaklanarak ahirete hazırlandığını ilan ederken bavulları altın ve dövizle doldurmayı, küresel ekonomide söz sahibi olacak düzeyde şirketler kurmayı da ihmal etmiyor.
Burada asıl soru şudur: Din ile suç nasıl aynı cümlede bu kadar rahat yan yana gelebiliyor?
Çünkü insan zihninde din, aşkınlığı, ahlâkı ve kurtuluşu; suç ise şiddeti, yıkıcılığı ve maddî açgözlülüğü çağrıştırır. Biri insanı nefsinden uzaklaştırmayı, diğeri ise başkasının malına, hakkına veya hayatına yaklaşmayı amaçlar. Dolayısıyla bu iki alanın el ele tutuşması, en azından hem etik hem de ahlak açısından, oldukça tuhaf bir manzaradır.
Peki, bir dinî hareket nasıl olur da zaman içinde suç örgütüne dönüşür?
Cevap, çoğu zaman bir gecede gerçekleşen büyük bir kopuşta değil; küçük tavizlerin, küçük suskunlukların ve küçük “amaç için mubah”ların birikmesinde saklıdır. Başlangıçta yalnızca bir kural esnetilir. Sonra ikinci bir kural “şartlar gerektirdiği için” aşılır. Derken ahlâkın sınırları, hareketin hedefleri uğruna birer dekor parçasına dönüşür. Sonunda kişi, yanlış yaptığını değil, yeterince kutsal bir gerekçeye sahip olduğunu düşünmeye başlar.
Kierkegaard’ın dinî inancın insanı bazen yüksek bir amacı evrensel ahlâk yasalarının üstüne koymaya sürükleyebileceğine ilişkin düşüncesi tam da burada önem kazanır. Eğer bir topluluk kendisini ilahî bir görevin sahibi olarak görmeye başlarsa, dünyevî hukuk kolaylıkla “aşılması gereken insan yapımı bir engel” diye küçümsenebilir. Oysa hukukla ahlâkın üzerinde uçtuğunu düşünen kişi, çoğu zaman yere biraz fazla hızlı çarpar.
Bu tür yapılar dünyayı “biz” ve “onlar”, “saflar” ve “sapkınlar”, “haklılar” ve “ötekiler” diye bölmeye başladığında tehlike daha da büyür. Empati yalnızca cemaatin içine kapatılırsa dışarıdakine yapılan haksızlık artık haksızlık olarak görülmez. Dolandırıcılık “hizmet”, sömürü “fedakârlık”, baskı “disiplin”, hatta suç bile “daha büyük bir hedef için geçici tedbir” diye pazarlanabilir. Böylece ahlâkın sözlüğü sessizce değiştirilir.
Sonra para meselesi gelir.
Her hareketin bir altyapısı vardır: barınma, ibadethaneler, yayınlar, örgütlenme, müntesiplerin ihtiyaçları ve elbette lider kadrosunun hayat standardı.
Gönüllü bağışlar yetmediğinde bazı yapılarda sınır yeniden çizilir. Dolandırıcılık, gasp veya kaçakçılık gibi faaliyetler, “şimdilik” başvurulan yöntemler olarak meşrulaştırılır. Tarihin en tehlikeli kelimelerinden biri de zaten “şimdilik”tir. Çünkü şimdilik yapılan yanlışlar, bir süre sonra sistemin normal çalışma biçimine dönüşebilir.
İşin bir başka boyutu da jeopolitiktir.
Bazı dinî yapıların uluslararası kuruluşların veya istihbarat servislerinin ilgisini çekmesi, hatta kimi durumlarda vekil güç olarak kullanılmaları ihtimali de vardır.
Böyle bir durumda maneviyat ile jeopolitikanın tuhaf bir ortaklığı ortaya çıkar: Bir taraf koruma ve kaynak sağlar, diğer taraf ise ağlarını, insan kaynağını ve yasadışı finans kanallarını sunabilir. Kutsal söylem ile stratejik çıkar aynı masaya oturduğunda, masanın üzerinde Kur’an, İncil veya başka bir kutsal metinden çok, hesap makinesi bulunması şaşırtıcı değildir.
Bu ilişki gerçekten kurulduğunda ortaya karanlık bir simbiyoz çıkar. İstihbarat yapıları için radikalleşmiş gruplar kullanışlı bir vekil güç olabilir; örgütlü yapılar içinse siyasî koruma, finansman ve hareket alanı bulunabilir. Böylece başlangıçta “dünyayı maneviyatla değiştirme” iddiası taşıyan bir hareket, farkına varmadan insan iktidarının en kaba araçlarına bağımlı hale gelir.
Bir başka deyişle, dünyayı dönüştürmek için yola çıkan yapı, sonunda dünyanın kirli güç oyunlarının dönüştürdüğü bir araca dönüşebilir.
Fakat bütün bu hikâyenin belki de en trajikomik tarafı, sisteme sorgulamadan inanan insanlardır. Çünkü liderin gücü, yalnızca onun zekâsından veya örgütsel kabiliyetinden gelmez; takipçilerin sorgulama kapasitesini gönüllü olarak askıya almasından da beslenir.
Jonestown’daki Halkın Tapınağı ve Heaven’s Gate örnekleri, mutlak itaate dönüşen inancın insanı ne kadar korkunç sonuçlara sürükleyebileceğini gösteren tarihsel örneklerdir.
Burada acı bir ekonomik denklem de ortaya çıkar: İnanan ne kadar az sorgularsa, liderin hareket alanı o kadar genişler.
İnsan zihni, sermayeye ihtiyaç duymayan bir hammaddeye dönüşür. Lider korkuyu, umudu ve özellikle anlam arayışını kullanır; takipçi ise liderin lüksünü, kendi kurtuluşunun bedeli gibi görmeye başlayabilir. Böylece “gönüllü kulluk”, modern çağın en sofistike pazarlama modellerinden birine dönüşür.
Bu yapılar yalnızca para toplamakla da yetinmez. Güç ve nüfuzlarını korumak için modern dünyanın bütün rekabet yöntemlerini kullanabilirler. Rakiplerini itibarsızlaştırmak, pazar payını korumak, gerektiğinde “kutsal savaş” ilan etmek veya başka bir hareketi düşmanlaştırmak bu mantığın parçaları haline gelebilir. Burada “pazar” kelimesi özellikle önemlidir; çünkü maneviyatın ticari rekabet mantığına teslim olduğu noktada kutsal olan da bir markaya dönüşmeye başlar.
Sonuçta ortaya çıkan şey maneviyat değil, sorgulanmayan sadakatten ve bedava insan kaynağından beslenen devasa bir güç ekonomisidir. İnanç sermayesi, insan sermayesi ve örgütsel sadakat birleşir; ortaya görünmez ama son derece etkili bir iktidar alanı çıkar. Böyle bir sistemde en pahalı şey altın değildir. En pahalı şey, insanın kendi aklını başkasına kiralamasıdır.
Türkiye’de son dönemde gerçekleştirilen operasyonlarda farklı yapıların birbirleriyle iç içe geçtiğine veya zaman zaman işbirliği yaptığına ilişkin bulguların ortaya çıkması da ayrıca düşündürücüdür. Bu hareketlerin ortak bir akıl tarafından yönlendirilme ihtimalini gündeme getirmektedir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, iddia ile kanıt arasındaki mesafeyi korumaktır. Şüphe araştırmanın başlangıcıdır; hüküm ise ancak sağlam delilin ardından gelir.
Sonuç olarak, mesele yalnızca dinî hareketlerin suç örgütlerine dönüşmesi değildir. Daha derindeki mesele, insanın kendi inancını eleştirel aklın ve ahlâkın denetiminden çıkardığında ne olduğudur.
İnanç aklı bütünüyle susturduğunda, lider peygamberleşebilir; örgüt cemaat olmaktan çıkıp şirketleşebilir; para bağış olmaktan çıkıp haraçlaşabilir; sadakat ise erdem olmaktan çıkıp itaate dönüşebilir.
Belki de bu nedenle gerçek maneviyatın en önemli ölçütlerinden biri, sorgulamaya izin vermesidir. Çünkü hakikat, sorudan korkmaz. Ahlâk, denetimden kaçmaz. İnanç, eleştiriden dolayı yıkılıyorsa zaten inançtan çok otoriteye dönüşmüş demektir.
Bir yapının kutsal olduğunu söylemesi, onu otomatik olarak ahlâklı yapmaz. Tam tersine, kendisini kutsal ilan eden her yapı daha fazla denetlenmelidir.
Din, insanı özgürleştirmek için varsa, insanın aklını kiraya vermesini istemez. Bir hareket insanlardan sürekli itaat, para ve suskunluk istiyorsa, orada maneviyatın yanında başka bir şey daha büyüyor olabilir: iktidar. Ve iktidar büyüdükçe, kutsal söylemin altında saklanan kasa da bazen sandığımızdan çok daha ağırlaşabilir.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK