Modern zamanların en tuhaf ve kutsal üçlüsüdür din, siyaset ve ticaret.
Eskiden din ve siyaset denince akla ciddi, ağırbaşlı, hırka-i şerif misali ağır konular gelirdi. Şimdilerde ise durum biraz farklı; sanki bir elinde tesbih, diğerinde borsa ekranı, dilinde ise "hayırlı işler" ile gezen bir garip çağda yaşıyoruz.
İnsanlık tarihi boyunca din ve siyaset, tıpkı bir elmanın iki yarısı gibi, ama bazen çürük kısımları üst üste gelecek şekilde, hep iç içe olmuştur.
Arkaik çağlardan modern zamanlara kadar; bazen biri ötekinin tahtına göz dikmiş, bazen de "Sen bana biraz kutsallık ver, ben de sana iktidar bahşedeyim" diyerek o meşhur simbiyotik danslarını sergilemişlerdir. Tabii bu dans bazen ayaklarına basarak, bazen de seyirciyi, yani halkı, biraz yorarak devam ediyor.
Hani derler ya; "Para konuşunca gerçekler susar." Günümüzün "yeni nesil" siyaset ve ticaret anlayışında ise iş biraz daha çetrefilli: "Din konuşunca, akıl ve mantık köşeye çekilir, cüzdanlar ise dans etmeye başlar."
Siyasetçi, iktidarını meşrulaştırmak için dinsel sembolleri bir sihirli değnek gibi kullanırken; ticaret erbabı da aynı sembolleri bir "sadakat ve güven" etiketi olarak ürünlerinin üzerine yapıştırıveriyor.
Eskiden bir lider "halkın refahı için" derken, şimdi "kutsal değerlerin bekası için" deyip bir ihale kovalayabiliyor. Halk da bu retorik karşısında büyülenmişçesine, "Canım ne güzel de dindar bir siyasetçi, kesin çalmaz çırpmaz!" diyerek hayallere dalıyor.
Oysa siyasetin en eski kuralı değişmez: "Eğer bir yerde çok fazla kutsallık vurgusu varsa, o tezgâhın altında ya çok büyük bir kazanç ya da çok büyük bir gizleme arzusu yatar."
Din ile siyasetin bu denli "aşırı geçirgenliği", bazen siyaseti kutsallaştırıp, dini ise adeta bir şirket yönetimine dönüştürüyor. Hani derler ya; "Kendi dinini icat etmek, piyasaya girmekten daha kârlıdır."
Bu din, siyaset, ticaret üçlüsü öyle bir üçgen kurdu ki, içinde kaybolan vatandaşın "hangi kimlik krizine" düşeceği bile artık bir muamma.
Sonuç mu? Sonuç oldukça basit: Seküler siyasetin "demode" bulunduğu bu çağda, din ve ticaret birbirini besleyen iki devasa çark haline geldi. Seküler siyaset de artık görünürde bile olsa seküler olmaktan vazgeçti. Kutsalları konuşur, ibadet eder, kutsal yerleri ziyaret eder hale geldi. En seküleri de artık kamera eşliğinde abdest alır, namaz kılar hale geldi.
İktidar mı olmak istiyorsun? İktidar koltuğuna oturmak mı istiyorsun? Hemen bir "kutsal" retorik inşa et. İnşa ettiğin retoriği besleyen davranışları görünür kıl. O kadar.
Ticarette büyümek mi istiyorsun? Hemen o retoriğe uygun bir "helal" damgası bul. Gerekirse kendi helalını meşrulaştıracak bir dini jargon geliştir. Mümkün olduğunca anlaşılacak dil kullanma. Dini çağrışımlar yaratacak terimler icat et. Ticaretine engel olacak muhtemel rakipleri “haram” ile etiketle. Artık yolun açılsın. Ticari zekânla helalı haram, haramı helal ilan edebilirsin.
Velhasıl, dinin bu derece araçsallaştırılması, maalesef toplumsal dokuyu bir yama bohçasına çeviriyor. Şairin dediği gibi; "Aynı gökyüzü altında, farklı dünyaların insanlarıyız." Ama bu yeni dünyada, herkesin ortak bir paydası var: "Kutsalı kullanarak köşeyi dönmek."
Yine de unutmamak lazım: Bütün bu "kutsal" alışverişler bittiğinde, geriye kalan tek gerçek, cüzdanlardaki boşluklar ve siyasetin tozlu raflarında unutulmuş vicdanlar olacaktır.
Bizden söylemesi; bu "kutsal" ticaretin faturası hep halka kesiliyor, ama nedense o fatura hiç "helal" kazançlarla ödenmiyor.
“Ey Resuller, temîz ve halâl olan şeylerden yeyin. Güzel amel (ve hareket) lerde bulunun. Çünkü ben ne yaparsanız hakkıyle bilenim.” (Mü'minûn: 51)
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK