$

Dolar

49,0926

€

Euro

55,8455

£

Sterlin

65,1279

₣

Frank

59,0481

₺

Gram Altın

6.483,1900

₿

Bitcoin

4.085.843

$

Dolar

49,0926

€

Euro

55,8455

£

Sterlin

65,1279

₣

Frank

59,0481

₺

Gram Altın

6.483,1900

₿

Bitcoin

4.085.843

Makale 29.09.2026 7 dk okuma

Krizlerin en büyüğü: Ahlak krizi

Paylaş:

Bir ülkede ekonomik kriz çıkar, çözüm aranır. Siyasi kriz yaşanır, yeni formüller tartışılır. Kurumlar yıpranır, reform paketleri hazırlanır.

Peki ya bütün bu krizlerin altında daha derin bir sorun varsa?

Belki de asıl meselemiz, yaşadığımız krizlerin kendisi değil; krizleri üreten toplumsal zemindir.

Bugün Türkiye’de farklı isimlerle karşımıza çıkan pek çok sorunun ortak paydasında ahlaki bir aşınma olduğunu görmek gerekiyor. Çünkü rüşvetten adam kayırmaya, hemşehricilikten liyakatsizliğe kadar uzanan sorunlar yalnızca belli bir dönemin veya belli bir siyasi anlayışın ürünü değildir. Bunların kökleri çok daha gerilere uzanmaktadır.

Geçmiş Sandığımız Kadar Masum Değil

Toplum olarak geçmişi çoğu zaman romantikleştirmeyi seviyoruz.

Geçmişi; ahlakın, adaletin ve toplumsal dayanışmanın hâkim olduğu bir dönem, bugünü ise bütün sorunların ortaya çıktığı zaman dilimi olarak görme eğilimindeyiz. Oysa tarih bize çok daha karmaşık bir tablo sunuyor.

İslam öncesi Türk toplumlarından Osmanlı’nın son dönemlerine, oradan Cumhuriyet Türkiye’sine kadar uzanan çizgide benzer zaafların farklı biçimlerde tekrar ettiğini görüyoruz.

Orhun Kitabeleri’nde dahi Çin’den gelen ipekli ürünler ve Çinli prensesler üzerinden ortaya konulan uyarılar, dönemin toplumsal ve siyasi zaaflarına işaret ediyor. Bugünün dünyasında araçlar değişmiş olabilir; fakat insanın zaafları bütünüyle değişmiş değil.

Kadın, para, güç ve çıkar etrafında şekillenen yozlaşma biçimleri farklı dönemlerde farklı isimlerle karşımıza çıkabiliyor.

“Selam Verdik, Rüşvet Değildir Diye Almadılar”

Rüşvetin yeni bir mesele olmadığını anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok.

16. yüzyılda Fuzuli’nin meşhur Şikâyetnâme eserindeki “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar” ifadesi, dönemin bürokrasisine yönelik çarpıcı bir eleştiridir.

Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen rüşvet, adam kayırma, hemşehricilik ve liyakatsizlik tartışmalarının hâlâ gündemde olması düşündürücüdür.

Demek ki mesele yalnızca belirli dönemlerde ortaya çıkan birkaç kötü uygulamadan ibaret değildir.

Daha derinde, kurumları ve insan ilişkilerini etkileyen bir zihniyet sorunu bulunmaktadır.

İktidar Değişiyor, Zaaflar Devam Ediyor

Tanzimat döneminden İttihat ve Terakki’ye, Cumhuriyet’in ilk yıllarından çok partili hayata kadar Türkiye’nin siyasi tarihinde büyük dönüşümler yaşandı.

İdeolojiler değişti.

Kadrolar değişti.

Siyasi aktörler değişti.

Fakat bazı sorunlar değişmeden kaldı.

Özellikle iktidarla temas eden ve güç sahibi olan grupların zaman içerisinde başlangıçta savundukları ilkelerden uzaklaşabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

İktidarın dönüştürücü bir gücü vardır. Fakat bu güç her zaman olumlu sonuçlar doğurmaz. Güç, denetim mekanizmaları zayıf olduğunda yozlaştırıcı bir niteliğe de bürünebilir.

Daha da önemlisi, bu yozlaşma yalnızca yukarıdan aşağıya doğru ilerlemez. Toplumun farklı kesimlerine yayılarak zamanla normalleşebilir.

Asıl tehlike de burada başlar.

Çünkü bir toplumda yanlış olanın yanlış olarak görülme özelliği kaybolmaya başladığında, hukuki ve idari mekanizmaların tek başına çözüm üretmesi oldukça güçleşir.

Krizlerin Adı Değişiyor

Bugün “Fon Krizi” olarak tartışılan meseleye yalnızca finansal bir problem olarak bakmak yeterli midir?

Geçmişte banker krizleri yaşandı.

Bankalar iflas etti.

Farklı dönemlerde farklı ekonomik ve finansal krizlerle karşı karşıya kalındı.

Bugün ise başka isimlerle benzer sorunlarla karşılaşıyoruz.

Krizlerin biçimi değişiyor. Çünkü zaman değişiyor.

Ancak krizleri doğuran bazı temel zaaflar değişmeden kalabiliyor.

Bu nedenle yalnızca “Bu krizi nasıl çözeriz?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir.

Daha zor olan soruyu da sormak gerekir:

“Bu kriz neden ortaya çıkıyor?”

Çünkü sebebi ortadan kaldırmadan yalnızca sonucu düzeltmeye çalışmak, aynı sorunla başka bir biçimde yeniden karşılaşmamıza yol açabilir.

İşte tam bu noktada “Fon Krizi” ifadesinin ötesine geçerek meseleyi bir “Ahlak Krizi” olarak değerlendirmek gerektiği düşüncesi ortaya çıkıyor.

Siyasi Kimlikler Sorunu Çözmüyor

Ahlaki yozlaşmanın en tehlikeli taraflarından biri de siyasi veya ideolojik kimliklerin arkasına saklanabilmesidir.

Bir yanlış, kendi tarafımızdan yapıldığında başka; karşı taraftan yapıldığında başka değerlendiriliyorsa burada ciddi bir problem vardır.

Rüşvet, kim yaparsa yapsın rüşvettir.

Adam kayırma, kimden gelirse gelsin adam kayırmadır.

Liyakatsizlik, hangi siyasi görüş tarafından savunulursa savunulsun liyakatsizliktir.

Siyaset ve bürokrasideki sorunların yalnızca siyasi saiklerle değerlendirilmesi, toplumun gerçek meseleyle yüzleşmesini zorlaştırır.

Eğer bir yanlış sırf “bizden” olduğu için görmezden geliniyorsa, aslında savunulan şey bir ilke değil, bir çıkar ilişkisidir.

Bu nedenle ahlaki bir mücadeleden söz edilecekse, bunun siyasi aidiyetlerin üzerinde tutulması gerekir.

Bataklıktaki Sinekler

Bugün ortaya çıkan her krizle tek tek mücadele etmeye çalışıyoruz.

Bir kriz çıkıyor, ona müdahale ediyoruz.

Bir yolsuzluk iddiası gündeme geliyor, soruşturuyoruz.

Bir finansal sistem bozuluyor, yeni düzenlemeler yapıyoruz.

Bir kurumda liyakat tartışması yaşanıyor, o kuruma ilişkin tedbirler konuşuyoruz.

Fakat bütün bunların ortak kaynağını yeterince sorgulamadığımız sürece aynı sorunların başka biçimlerde karşımıza çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Çünkü mesele yalnızca sinekler değildir.

Bataklık yerinde durduğu sürece sinekler yeniden ortaya çıkacaktır.

Dolayısıyla yapılması gereken, yalnızca ortaya çıkan krizleri yönetmek değil; o krizleri sürekli üreten toplumsal ve kurumsal zemini değiştirmektir.

Önce Ahlak ve Maneviyat

Bugün siyasetten bürokrasiye, ekonomiden sivil topluma kadar birçok alanda yaşanan sorunları yalnızca kanunlarla, yönetmeliklerle veya yeni kurumlarla çözebileceğimizi düşünmek yeterli değildir.

Elbette güçlü kurumlara, bağımsız denetim mekanizmalarına, şeffaflığa, hukukun üstünlüğüne ve liyakate ihtiyaç vardır.

Fakat bunların yanında toplumun ahlaki zemininin de güçlendirilmesi gerekir.

Çünkü yozlaşmış bir toplumsal yapı içerisinde yalnızca kurumları değiştirmek, beklenen sonucu vermeyebilir.

İnsanların doğruyu yanlıştan ayırma hassasiyetini kaybettiği, çıkarın ilkenin önüne geçtiği ve güç sahibine duyulan hayranlığın eleştirinin yerini aldığı bir ortamda, sağlıklı bir yönetim düzeni kurmak kolay değildir.

Bu nedenle bugün yaşadığımız krizlere bakarken yalnızca ekonomiyi, siyaseti veya bürokrasiyi konuşmamalıyız.

Daha temel bir soruyu da gündeme getirmeliyiz:

Nasıl bir toplum olmak istiyoruz?

Çünkü krizlerin isimleri değişebilir.

Bugün fon krizi olur, yarın başka bir ekonomik kriz çıkar.

Bugün bürokraside bir sorun yaşanır, yarın başka bir kurumda aynı sorun karşımıza çıkar.

Fakat ahlaki zemindeki aşınma devam ettiği sürece krizlerin isimleri değişir, kendileri değişmez.

Bu yüzden Erbakan Hoca’nın yıllar önce ifade ettiği “önce ahlak ve maneviyat” vurgusu, bu tartışmanın merkezinde yeniden düşünülmesi gereken bir yaklaşım olarak karşımızda durmaktadır.

Aksi halde krizleri çözmekle meşgul olurken, yeni krizleri üreten düzeni fark etmeyebilir

Prof. Dr. Abdulvahap Akıncı/TİMETÜRK

Etiketler: