$

Dolar

46,1307

Euro

53,2903

£

Sterlin

61,7862

Frank

57,7438

Gram Altın

6.231,4400

Bitcoin

2.850.792

$

Dolar

46,1307

Euro

53,2903

£

Sterlin

61,7862

Frank

57,7438

Gram Altın

6.231,4400

Bitcoin

2.850.792

Makale 10.06.2026 6 dk okuma

Kişiler mi, ilkeler mi?

Paylaş:

Türkiye’de siyaset oldum olası ve ağırlığı itibari ile kişiler üzerinden tartışılıyor. Oysa asıl konuşmamız gereken kişiler değil, ilkelerdir. Aklı erende, ermeyende bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olur. Köşede bucakta siyasete dair ahkâm keser. Lâf sahibi olur. Bugün Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu yargılanması üzerinden yürüyen tartışmalar bana ister istemez 2002 yılındaki Recep Tayyip Erdoğan dosyalarını hatırlatıyor. O günleri yaşayanlar bilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemine ilişkin çok sayıda soruşturma ve dava açılmıştı. Bilgilerimi tazeledim ve karşıma; Akbil dosyasından billboard ihalelerine, çeşitli belediye iştiraklerine kadar birçok konuda savcıların iddiaları, mahkemeler ve dosyalar çıktı karşıma. Bu süreçte dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da önemli bir figürdü… 367 tartışması nedeniyle sonraki yıllarda muhafazakâr ve milliyetçi seçmenin önemli bir bölümü tarafından eleştirilen Kanadoğlu’nun, Erdoğan’ın siyasi geleceğini engellemeye çalıştığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuştu.Şahsen bendeki kanaatte bu yöndeydi ve hiç değişmedi. Sabih Kanadoğlu, Abdurrahman Yalçınkaya, Nuh Mete yüksel ve ismi aklıma gelmeyen bir çok savcı özellikle 2008 yılına kadar sistemsel bir şekilde muhalif parti gibi çalıştılar. Doğru ya da yanlış… Bugün bile toplumun önemli bir kesimi o dönemde Erdoğan’a karşı bürokratik ve hukuki bir direnç bulunduğunu düşünmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen Erdoğan’ın tutuklu yargılanmadığını da hatırlıyoruz. Hakkında ağır suçlamalar ileri sürülmüş, davalar açılmış, siyasi yasaklarla karşı karşıya kalmış ama tutuksuz yargılanmıştı. Daha da önemlisi Erdoğan, siyasi mücadelesini mahkeme salonlarından çok meydanlarda vermiştir. Kendisine yönelik haksızlık yapıldığını savunmuş, kamuoyunu ikna etmeye çalışmış, sandığı işaret etmiş, ancak devlet kurumlarıyla doğrudan çatışan bir dil kullanmamaya özen göstermiştir. Halkı isyana davet etmemiştir. Bugün ise Ekrem İmamoğlu dosyasında farklı bir tablo görüyoruz. İmamoğlu ve CHP yönetimi soruşturmaların siyasi olduğunu savunuyor. Halkı savcılara, hakimlere, yasalara karşı galeyana getirip sokağa dökmeye çalışıyor. İktidar ise ortada ciddi suçlamalar ve deliller bulunduğunu ifade ediyor. Hukuğa müdahalelerinin söz konusu olmadığını söylüyorlar. Bu tartışmanın sonucunu elbette mahkemeler belirleyecektir. Ancak kamuoyunun dikkatini çeken ve artık kabak tadı veren bir husus var. Muhalefetin başta Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel olmak üzere bazı temsilcilerinin zaman zaman savcıları, mahkemeleri ve yargı mensuplarını doğrudan hedef alan açıklamaları toplumun önemli bir kesiminde rahatsızlık oluşturmaktadır. Demokratik toplumlarda yargı kararlarını eleştirmek meşrudur. Ancak eleştiri ile baskı oluşturmak arasında ince bir çizgi vardır. Yargı bağımsızlığını savunanlar, hoşlarına gitmeyen kararlar karşısında da aynı ilkeyi savunabilmelidir. Asıl mesele şudur; Eğer Erdoğan hakkındaki ağır iddialar sırasında tutuksuz yargılama mümkün olmuşsa, bugün tutuklama tedbirinin neden gerekli görüldüğü kamuoyuna çok daha güçlü ve ikna edici biçimde anlatılmalıdır. Çünkü adalet sadece tecelli etmemeli, tecelli ettiği de görülmelidir. Öte yandan sırf Erdoğan geçmişte tutuksuz yargılandı diye bugün hakkında soruşturma yürütülen herkesin otomatik olarak tutuksuz yargılanması gerektiğini söylemek de doğru değildir. Her dosyanın kendi şartları vardır. Kaçma riski, delil karartma ihtimali, tanıklar üzerindeki etkiler ve soruşturmanın kapsamı ayrı ayrı değerlendirilir. Fakat vatandaşın zihnindeki şu soru değişmiyor… “Dün Erdoğan tutuksuz yargılandıysa bugün İmamoğlu için neden tutuklama tercih edildi?” Bu sorunun cevabı ne kadar açık ve ikna edici verilebilirse, toplumun adalete olan güveni de o kadar güçlenecektir. Çünkü hukuk, sevdiğimiz insanlar için başka, sevmediklerimiz için başka işletildiğinde adalet olmaktan çıkar. Bugün Erdoğan için istediğimiz hukuk neyse, İmamoğlu için de aynı hukuk olmalıdır. Dün İmamoğlu için savunduğumuz ilke neyse, yarın Erdoğan için de aynı ilke olmalıdır. Adaletin terazisi kişilere göre eğilip bükülmeye başladığında kazanan hiçbir siyasi parti olmaz. Kaybeden yalnızca hukuk devleti olur. Burada samimi bir özeleştiri yapmak zorundayız. Bugün Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasını eleştirenlerin bir kısmı, dün Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu bir şiir nedeniyle cezaevine gönderilmesine sessiz kalmıştı. Belki alkışlamışlardı… Belki de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığıyla seyretmişlerdi. Oysa bugün yaşanan tartışmalar gösteriyor ki; hukuk bir gün herkese lazım oluyor. Dün Erdoğan’ın okuduğu bir şiir nedeniyle siyasi hayatının önüne set çekilmek istenirken sessiz kalanlar, bugün kendilerine yapılan haksızlık olduğunu düşündükleri uygulamalara itiraz ediyorlar. İşte tam da bu yüzden adalet kişinin kim olduğuna göre savunulamaz. Ben Ekrem İmamoğlu’nun siyasi çizgisine asla güvenen biri değilim. Hatta hakkında ortaya atılan bazı iddiaların son derece ciddi olduğunu düşünüyorum. Kamuoyuna yansıyan bilgiler karşısında “kesinlikle suçsuzdur” diyebilecek durumda da değilim. Fakat O’na olan olumsuz intibama rağmen mahkeme kararı kesinleşmeden “kesin suçludur” deme hakkını da kendimde görmüyorum. Çünkü hukuk devleti tam da bunun için vardır. Dün Erdoğan’a yapılan yanlışın yanlış olduğunu bugün daha iyi anlıyorsak, bugün de hukuk adına doğru olanı savunmak zorundayız. Kişilere göre değişen adalet, adalet değildir. Kendi siyasi görüşümüze yakın olanların özgürlüğünü savunup, uzak olanların haklarını görmezden geldiğimiz gün; hukuku değil, taraftarlığı savunmuş oluruz. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, Erdoğan’a başka, İmamoğlu’na başka hukuk uygulanması değil; herkese aynı mesafede duran bir hukuk düzenidir.

Hakkı Balcı/TİMETÜRK

Etiketler:
Hakkı Balcı
Hakkı Balcı

Köşe Yazarı