Dil, inanç, kültür farklılıkları, etnik kimlikler, coğrafî ve yöresel şartların getirdiği yaşam şekil ve koşulları gibi değerler hem tanınmayı ve hem de insan – millet ve devletlerin zenginliklerini ortaya koyar. Bunlar; bir taraftan birilerinin iştahını kabartırken diğer bir taraftan da sizi diğerlerine karşı “farklı” kılar, ötekileştirme – ayrıştırma unsurları olarak da karşınıza çıkmanıza sebep olur. İşte bunların büyük bir kısmı Anadolu coğrafyamızda yaşanmakta ve lehimizden çok aleyhimize kullanılmaktadır.
Dil; konuşmamızı, anlaşmamızı, ilişki ve iletişim kurmamızı sağlayan, millet olmamızı vesile kılan en önemli tanınma ve devlet olma aracıdır. Bu aracı koruyamadığımız, tarih dehlizi içerisinde kaybettiğimiz, diğer dillerle olan adaptasyonunu sağlayamadığımız sürece bu önemli araç – sömürgenin bir sonucu olarak – dejenere olur ve en önemli iletişim / özgürlük aracını da kaybetmiş olursunuz. Dil kalesi fethedilen milletler, tarih posası içerisinde eriyip giderler.
Diller; insan – millet ve devletlerin tanınmasına vesile olan, kendine has gramer yapısı ve alfabesiyle dünya dilleri arasına giren, millî kimliğinizi yansıtan bir unsur olsa da yaşamış olduğunuz coğrafya ve iletişim kanallarından dolayı bazı dillerden kendi dilinize kelimeler “transfer” olur, konuşma – iletişim kurma aşamasında da ister istemez bu kelimeleri de kullanırsınız ama bu had safhaya varırsa işte o zaman başta diliniz olmak üzere birçok millî değeriniz müstemleke (sömürge) haline gelir.
Dillerden kendi dilinize geçen kelimeler ve bunlar üzerinden oluşturulan konuşma/ yazma konusunda biz de nasibimizi almış olduk. Çocukluğumuzun geçtiği yörede ve sonrasında da girdiğimiz çevrelerde bazı kelimeleri kullanmaktan / konuşmaktan da geri kalmadık, kalmıyoruz.
Rizeli olmamız hasebiyle konuşma ve yazma dilimize daha önceden bölgemizde yaşayan halk ve milletlerin dilleri olan Lazca’dan, Ermenice’den, Rumca’dan ve Rusça’dan bazı kelimeler geçmiştir. Zaman geçtikçe ve iç göçler çoğaldıkça bu kelimelerin bazıları unutulmaya yüz tutmuş, bazılarını da işimize yaramadığı için biz terk ettik. Elimize kala kala güya sadeleşmiş bir dil kaldı, ha buna da ne kadar “dil” denilebilir ki? Halbuki kendimize özgü şivemizle birlikte konuştuğumuz – kullandığımız dil çok özel ve orijinal olmasının yanı sıra o bizi daha zengin gösteriyordu.
Rize’de konuştuğumuz dil “özbeöz Türkçe” ve “yöresel şive” mizdir. Bu durumumuz alay konusu yapılsa ve kelimelerin sonuna da “-de” - “- da” ekleri eklenmiş olsa ve üstüne üstelik “aaa, Laz bu!” denilse de (kaldı ki Laz olmadığımız gibi Lazların konuştuğu “şive” değil başlı başına bir “dil” dir) aslında tarihî kaynaklarına inildiği zaman konuştuğumuzun dilin ne kadar da zengin olduğunu görmüş olacağız ama cehalet benliğimizi öyle bir kaplamış ki bu konuya da ne yazık ki at gözlükleriyle bakmaya çalışıyoruz.
Yöresel dilimize (şive; dil değil, ana dilin farklı bir alt kolu ve zenginliğidir) diğer dillerden geçen kelime ve anlamlarına baktığımız zaman zenginliğimizi daha iyi anlamış olacağız. Yazımıza başlık olan “kapoçi” kelimesi de bunlardan bir tanesidir;
Kapoçi; Su toplamış yara, iltihaplı şişlik, çıbanın su toplamış hali, enfeksiyon kapmış yara, yanığın şişmiş hali, mikrop kapmış gözlerin şişkinliği, uyumama veya çok uyumadan sonra gözlerin şişmiş halleri için kullanılan bir kelimedir.
Yazımızın başlığını “kapoçi” koymamızın elbette ki kendimize göre haklı sebepleri vardır. En önemli sebeplerinden biri Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Rizeli olmasından dolayı konuşulan daha doğrusu unutulan şivemiz üzerinden dilimize sahip çıkmasını istemek olsa da asıl derdimiz kimsenin duymadığı ve unutulmaya yüz tutan bu kelime üzerinden gündemdeki sıkıntılara dikkat çekmektir.
Rize, her deresinden değil neredeyse her bir bardak suyundan meşhur çıkartan bir ilimizdir. En son ERDOĞAN gibi bir liderin çıkması bizleri onurlandırıp gururlandırsa da bunun nimetini bazıları kendi hanesine artı olarak yazmaya çalışmakta ve bundan da kendine bir sektör oluşturmaktadır. En son yaşanılan fon vurgunu bunun apaçık bir örneğini teşkil etse de “ERDOĞAN SEVERLER” aslında ERDOĞAN’ı değil onun üzerinden daha çok parayı sevdiklerini ve siyasetlerini (!) de bunun üzerinden kurguladıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Hani Hz. Ali (r.a.)’nin kendini şehit eden katile “Talema ehsentu ileyke” (Sana ne kadar çok iyilik etmiştim) demesi gibi ERDOĞAN’ı da arkadan hançerleyenler, onun tarafından “iyilik” le ödüllendirilenlerdir. Zaman öyle bir hâle geldi ki kime iyilik ediyorsan ondan kendini koruyacaksın!...
Parti, iktidar ve devlet kademeleri içerisinde tolere edilecek hatalar vardır ve bunlar kendi çarkları içerisinde halledilir ama bazıları vardır ki “kol kırılır, yen içerisinde kalır!” misali kamufle edilmemesi, gizlenmemesi gerekir. Bunlar er ya da geç bir gün bir şekilde ortaya çıkar ve kafanızı eğmenize sebep olur. İşte fon rezaleti de bunlardan biri olmuştur. İyilik yapana karşı bu yapılmamalı ve yediğiniz kaba pislememeliydiniz. Sizler yoksa ERDOĞAN ve AK Parti’den ümidinizi de mi kestiniz?!...
AK Parti iktidarının çeyrek asra doğru gittiği bu dönemi “son dönem” olarak görmek isteyenler “vuracağımız voliyi vurup da öyle gidelim!” diye düşünüyorlarsa avuçlarını yalarlar. Beyt – ül mala göz diken, tüysüz yetim hakkını yiyen ve bunu da alışkanlık haline getirenler, kapağı yurtdışına atıp yakalanmayacaklarını zannetse bile Adalet Bakanı Sayın Akın GÜRLEK’in de dediği gibi “nerede olursanız olun paketlenip alınacak ve ülkemizin yargısına teslim edileceksiniz!” gerçeğinden kaçabileceklerini mi düşünüyorlar?!...
Son olarak;
Ey kapoçiler!... Patlayıp gidin ve kirli ellerinizi milletimizin yakasından çekin, yettiniz be!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK