Eskiler, sabrın ve geleceği ilmek ilmek inşa etmenin önemini anlatmak için "Bugünün işini yarına bırakma" derler. Bu bilgece nasihat, yüzyıllar boyunca toplumsal hayatın, ticaretin ve aile düzeninin sarsılmaz bir temel taşı olmuştur.
Ancak öyle bir dönem gelir ki, bu sözü söyleyen diller susar, kalpler kırılır ve zihinler çaresizlikle bulanır. Adına "enflasyon" dediğimiz o sinsi ve görünmez hırsız, bir ülkenin sokaklarına daldığında sadece cüzdanlardaki banknotları, mutfaktaki ekmeği ya da maaş kuponlarını eritmekle kalmaz; asıl en büyük cinayetini insanların umutlarını, yarınlarını ve en saf hayallerini eriterek işler.
Bugün modern iktisatçılar enflasyonu sadece rakamlardan ibaret teknik bir sorun olarak sunma hatasına düşseler de, bu canavar özünde ekonomik olduğu kadar, toplumun psikolojisini ve ahlak yapısını temelinden sarsan devasa bir sosyolojik meseledir.
Geleceği Ertelenen Hayatların Sokağı
Geçen akşam bizim mahalledeki kahvehanenin çay ocağında otururken, yan masada oturan genç bir çiftin fısıltılı ama hüzünlü konuşmalarına ister istemez kulak misafiri oldum. Bizim Türkoğlu’nun emektar marangozunun oğlu Salih, nişanlısına bakıp mahcup bir edayla dert yanıyordu: "Gülüm" dedi, "Bu ay beyaz eşya fiyatları yine katlanmış, düğün salonu ücreti iki katına çıkmış. Bu gidişle evlilik planımızı önümüzdeki yıla ertelemek zorundayız. Biraz daha sabretmekten başka çaremiz yok." Salih’in o bükük boynunda ve nişanlısının gözlerindeki o buğulu çaresizlikte, aslında enflasyonun gerçek yüzünü gördüm.
Enflasyon; bir gencin evlilik hayalini ertelemesidir, bir babanın yıllardır biriktirdiği peşinatın bir gecede eriyip gitmesi yüzünden ev almaktan vazgeçmesidir, bir esnafın önünü göremediği için yeni bir yatırım yapmaktan korkmasıdır. İktisatçı Mahfi Eğilmez hocanın her fırsatta dile getirdiği gibi, bir ekonomide beklentiler ve güven endeksi bozulduğunda, rasyonel kararlar yerini belirsizliğe ve panik havasına bırakır. Rakamlar kâğıt üzerinde bir şekilde dengelenir belki; ama ertelenen o hayallerin, kırılan o kalplerin sosyolojik faturası hiçbir matematiksel modelle ödenemez.
Zihniyet Aşınması ve Ahlaki Erozyon
Ekonominin bu insani ve toplumsal boyutunu en derinden kavrayanların başında şüphesiz büyük iktisat sosyoloğumuz Sabri Ülgener gelir. Ülgener, enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde toplumların sadece maddi olarak fakirleşmediğini, aynı zamanda ahlaki bir erozyona uğradığını çok çarpıcı tespitlerle anlatır.
Sürekli yükselen fiyatlar karşısında bunalan insan, bir süre sonra "yarın ne olacağı belli değil" düşüncesiyle kanaat duygusunu kaybeder. Tasarruf etmek, geleceğe yatırım yapmak ve dürüst ticaret ilkeleri anlamını yitirir; yerini kısa yoldan köşe dönme uyanıklığına ve bugünü kurtarma telaşına bırakır.
Tarihçi Mehmet Genç hocamızın Osmanlı iktisat sisteminde hayranlıkla bahsettiği o "sosyal denge ve hakkaniyet" anlayışı, işte bu ahlaki erozyonla birlikte çökmeye başlar. Bir toplumda enflasyon kronik bir hal aldığında, zengin ile fakir arasındaki uçurum derinleşir, orta sınıf erir ve insanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlar. Güven duygusunun bittiği yerde ise toplumsal huzurdan bahsetmek imkansızdır.
İsrafın Getirdiği Kaçınılmaz Yıkım
Bugün modern dünya, çılgınca tüketmeyi ve durmaksızın harcamayı bir refah göstergesi olarak sunuyor. Oysa üretmeden harcanan her kuruş, yarınlarımızın üzerine kabus gibi çöken yeni bir enflasyon dalgası olarak geri dönüyor. Tam bu noktada, toplumsal hayatın iktisadi ve ahlaki kurtuluş reçetesini en yalın formülle önümüze koyan Bediüzzaman Said Nursi’nin o sarsıcı uyarısı adeta hafızalarımıza kazınmalıdır:
“İktisat eden zenginleşir; israf eden iflasa sürüklenir.”Bediüzzaman’ın bu ebedi kanunu, sadece bireyler için değil, devletler ve toplumlar için de geçerlidir. Eğer biz kaynaklarımızı iktisatla yönetmez, üretimi bir kenara bırakıp israf bataklığına saplanırsak, enflasyon canavarını kendi ellerimizle beslemiş oluruz. Enflasyon, israfın ve bereketsizliğin toplumsal faturasıdır. Bu faturayı sadece cüzdanlarımızla değil; ertelenen hayallerimizle, kurulamayan yuvalarımızla ve kaybettiğimiz iç huzurumuzla öderiz.
Velhasıl enflasyon, sadece faiz oranlarıyla, döviz kurlarıyla ya da market raflarındaki etiketlerle açıklanabilecek basit bir matematik problemi değildir. O, toplumun ruhunu kemiren, geleceğe dair planlarını unufak eden ve insanları yarınsız bırakan sosyolojik bir hastalıktır.
Bir ülkenin refahı, sadece kâğıt üstündeki büyüme rakamlarıyla değil; Salih gibi gençlerin hayallerini ertelemeden, korkusuzca yarınlarını inşa edebilmesiyle ölçülür. Yüzümüzü yeniden iktisat ahlakına, üretime ve adalete dönmediğimiz sürece, bu sinsi hırsız hayatlarımızı eritmeye devam edecektir. Yarınlarımızı korumak adına, iktisadın ve toplumsal vicdanın sesine yeniden kulak vermemiz dileğiyle...
Selam ve Dua ile…
Yusuf Çelik/TİMETÜRK