Halk arasında kulaklarımıza küpe olmuş son derece kadim ve derin bir söz vardır: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." Şeyh Edebali’nin bu ebedi vasiyeti, sadece siyasi veya askeri bir tavsiye değil, aslında üç kıtaya hükmeden devasa bir medeniyetin en temel iktisadi anayasasıydı.
Bugün ise modern dünya; büyüme rakamları, ihracat rekorları ve milyar dolarlık finansal ortaklıklarla övünürken, sıradan insanın en temel gıda maddelerine ulaşırken çektiği sessiz çileyi ıskalıyor.
Akşam pazarından elinde boş fileyle dönen emekli teyzenin ya da çocuğunun okul masrafını düşünen çaresiz bir babanın yaşadığı bu büyük çelişki bize tek bir hakikati fısıldıyor: Ekonomi, ruhsuz rakamların çılgın bir dansı değil, insan onurunu koruma ve huzurlu bir yaşam sağlama sanatıdır.
İnsanın Huzur Endeksi
Geçen hafta bizim Türkoğlu’nun cuma pazarına uğradım. Tezgahların arasında dolaşırken emektar Fatma Teyze’nin elindeki yarım kilo taze fasulyeye bakıp iç çektiğini gördüm. Pazarcıyla dertleşirken, "Oğlum, eskiden pazara çıktık mı fileleri neşeyle doldurur, konu komşuya da dağıtırdık; şimdi sadece fiyatlar belki biraz düşer mi diye akşam ezanını bekliyoruz" dedi. İşte en karmaşık iktisat teorilerinin gelip tıkandığı yer tam olarak burasıdır.
İktisatçı Mahfi Eğilmez hoca, modern ekonomi yönetimlerinin en büyük kör noktasını analiz ederken hep şu gerçeğe işaret eder: Kâğıt üzerinde gayrisafi yurtiçi hasılanız yükselebilir, büyüme oranlarınız göz kamaştırabilir. Fakat bu büyümenin nimetleri tabana yayılmıyor, halkın alım gücüne yansımıyorsa, o büyüme sadece dar bir azınlığın cüzdanını şişiren yapay bir illüzyondur.
Ekonomi, tarih boyunca tek bir temel sorunun peşinden koşmuştur: İnsan nasıl daha huzurlu ve onurlu yaşar? Eğer uygulanan bir sistem insanı huzursuz ediyorsa, orada büyük bir yapısal sorun var demektir.
'İaşe' Mucizesi
Peki, geçmişte bu muazzam toplumsal denge nasıl kurulmuştu? Ömrünü Osmanlı arşivlerinin tozlu raflarında iktisadi zihniyeti çözmeye adamış büyük iktisat tarihçimiz merhum Mehmet Genç hocamız, imparatorluğun zirve dönemlerindeki ekonomik modelin temel dayanaklarını anlatırken çok önemli bir kavrama vurgu yapar. Mehmet Genç hocamızın literatüre kazandırdığı "iaşe politikası" uyarınca devletin bir numaralı gayesi şuydu: Piyasada halkın muhtaç olduğu her türlü malın, özellikle gıda ve giyeceğin, olabildiğince bol, kaliteli ve halkın satın alabileceği kadar ucuz, yani ulaşılabilir olmasını sağlamak.
Ülke içindeki üretim öncelikle kendi halkının midesini doyurmalı, sırtını giydirmeliydi. Ancak içeride ihtiyaç fazlası bir mal kalırsa dışarıya satılmasına izin verilirdi. Yani devlet, tüccarın sınırsız kâr hırsına karşı vatandaşının ekmeğini ve huzurunu koruyan aşılmaz bir kalkandı. Bugün ise küresel piyasaların vahşi kuralları gereği, kendi toprağımızda üretilen en kaliteli ürünü yabancılar tüketsin diye ihraç ederken, kendi insanımızı el yakan fiyatlara mahkûm ediyoruz. Kadim zihniyeti kaybetmek, huzuru da kaybetmektir.
Zihniyet Çöküşü ve Ebedi Tasarruf Reçetesi
Büyük iktisat sosyoloğumuz Sabri Ülgener, toplumların ekonomik krizlerinin temelinde her zaman bir zihniyet çürümesi ve ahlaki erozyon yattığını söyler. Ülgener’e göre, bir toplumda kanaat duygusu yerini sınırsız bir tüketim hırsına, üretim ahlakı yerini ise kısa yoldan köşe dönme uyanıklığına bıraktığı an, o toplumda iktisadi dengenin kurulması imkansız hale gelir. Bugün market rafları ağzına kadar dolu, her köşe başında bir tüketim çılgınlığı var; ama ne esnafta eski bereket duygusu kaldı ne de tüketicide içsel bir tatmin hissi.
Çünkü üretirken de tüketirken de ölçüyü kaçırdık, dengeyi bozduk. Tam bu noktada, toplumsal ve iktisadi hayatın sarsılmaz reçetelerini sunan Bediüzzaman Said Nursi’nin o zamansız, her döneme hitap eden muazzam ikazı kulaklarımızda çınlamalıdır: “İktisat eden zenginleşir; israf eden iflasa sürüklenir.” Bu söz, sadece bireysel bir tasarruf öğüdü değildir; topyekûn bir milletin varoluş ve refah formülüdür. Eğer bir devlet üretim kaynaklarını israf eder, üreticisine hak ettiği değeri vermez ve halkını çılgınca tüketime alıştırırsa, eninde sonunda iktisadi bir iflasın eşiğine sürüklenir. Hakiki huzur, sınırsızca harcamakta değil; adil bir bölüşümde ve iktisat ahlakındadır.
Velhasıl ekonomi, sadece plazalarda üretilen ve halkın günlük dilinden uzak olan soyut formüllerden ibaret değildir. Geçmişten bugüne süzülüp gelen iktisat tarihi bize açıkça gösteriyor ki; bir ülkenin gerçek gücü, binalarının ihtişamıyla değil, en alttaki vatandaşının temel ihtiyaçlarına ne kadar kolay ulaşabildiğiyle ölçülür.
Mehmet Genç hocanın bahsettiği o eşsiz "iaşe" ruhunu, yani insanı ve onun iç huzurunu merkeze alan o adil zihniyeti modern çağın imkanlarıyla yeniden hatırlamak zorundayız. İnsanı unutan, onu sadece bir istatistik verisi olarak gören hiçbir ekonomik model insanlığa aradığı saadeti veremez. Yol yakınken yüzümüzü rakamların sahte parıltısından, insan hikayelerinin kalbine dönmeliyiz.
Selam ve Dua ile…
Yusuf Çelik/TİMETÜRK