$

Dolar

47,7436

Euro

55,2510

£

Sterlin

64,4811

Frank

59,1179

Gram Altın

6.660,5500

Bitcoin

3.097.245

$

Dolar

47,7436

Euro

55,2510

£

Sterlin

64,4811

Frank

59,1179

Gram Altın

6.660,5500

Bitcoin

3.097.245

Makale 08.08.2026 6 dk okuma

İsrail savaştı Türkiye kazandı

Paylaş:

Bölgede aylardır süren gerilim, Mekke'de atılan bir imzayla yeni bir evreye girdi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı imzaladı. Anlaşmanın en kritik maddesi, üç ülkeden birine yönelecek silahlı bir saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağı hükmü yani NATO'nun 5. maddesinin İslam dünyasındaki karşılığı bugün itibarıyla resmen hayata geçti. Bu sıradan bir protokol değil, bölgenin güç dengesini yeniden yazan tarihi bir belgedir.

Bu anlaşmanın arka planını doğru okumak gerekiyor. Aylar önce başlayan ve İsrail'in bölgede yarattığı yangının doğrudan tetiklediği ABD-İran savaşı, Ortadoğu'yu bir güvenlik boşluğunun eşiğine getirmişti. Hürmüz Boğazı'ndan Basra Körfezi'ne kadar tüm enerji hatları risk altındaydı. Petrol fiyatları, deniz trafiği, bölgesel istikrar hepsi tek bir kıvılcımla altüst olabilecek bir kırılganlık içindeydi. İşte tam bu noktada sahneye çıkan Türkiye hem Gazze diplomasisindeki rolüyle hem de Washington-Tahran hattında yürüttüğü arka kanal temaslarıyla "oyun kurucu" sıfatını bir kez daha hak etti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın aylardır sürdürdüğü mekik diplomasisi, Mekke'de somut bir güvenlik mimarisine dönüştü.

Bu anlaşmayı bu denli değerli kılan, üç ülkenin birbirini tamamlayan gücüdür. Türkiye, NATO'nun en güçlü ikinci ordusuna, yerli savunma sanayisine ve son on yılda kanıtlanmış kriz yönetme kapasitesine sahip. Pakistan ise İslam dünyasının sahip olduğu tek nükleer güç olarak bu ittifaka girmesiyle birlikte, sözde değil fiilen bir "Sünni nükleer şemsiye" ihtimali artık masadadır. Bu, bölgedeki caydırıcılık dengesini kökten değiştiren bir unsurdur. Suudi Arabistan'a gelince, Krallığın devasa petrol gelirleri, egemenlik fonları ve stratejik rezervleri artık yalnızca kendi ordusuna değil, Ankara ve İslamabad ile birlikte işleyen kolektif bir güvenlik şemsiyesine emanet edilmiş durumda. Riyad'ın maddi gücü, Türkiye'nin askeri-diplomatik kapasitesiyle güvenceye alınmış oluyor.

Bu resmi yalnızca bugünün anlaşmasıyla sınırlı okumak, tablonun büyüklüğünü küçültmek olur. Libya'da 2019'da imzalanan Deniz Yetki Alanları Muhtırası ile Doğu Akdeniz'de kurulan zemin, Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalanan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması'nın Körfez sermayesini Ankara'ya bağlaması, Somali ile imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'yla Türkiye'nin Hint Okyanusu kıyılarına kadar güvenlik ihraç eden bir güce dönüşmesi ve nihayet bugün Kerkük'te TPAO'nun sahaya ortak olmasıyla taçlanan enerji hamlesi, tek tek birer başarı değil; birbirini tamamlayan aynı büyük resmin parçalarıdır. Türkiye; Afrika'da, Ortadoğu'da ve Arap coğrafyasında artık talip değil, belirleyici; misafir değil, ev sahibi konumundadır. Mekke Anlaşması, bu çok parçalı yükselişin doğal ve kaçınılmaz son halkasıdır.

Bölgenin Kuvvetli ve Kudretli Banisi; Erdoğan

Bu tablonun merkezinde bir isim var, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. İslam dünyasının yaklaşık iki asırdır aradığı, dağınık ümmeti ortak bir irade etrafında toplayabilecek birleştirici lider profili bugün Ankara'da somutlaşmış durumdadır. Aynı lider, Ortadoğu'da barış ve güvenlik mimarisini kuranken aynı zamanda Rusya-Ukrayna savaşında Moskova ile Kiev'i aynı masaya oturtabilen nadir aktördür. NATO içinde ise ittifakın istikametini belirleyen bir oyun kurucu olarak üç ayrı satranç tahtasında eş zamanlı hamle yapabilme kapasitesini kanıtlamıştır. Bu çok cepheli oyun kurucu rol, Mekke Anlaşması'nı bir tesadüfün değil planlı bir liderliğin doğal sonucu yapmıştır.

Bu tabloyu tarihsel bağlamından koparmadan değerlendirmek gerekir. 2015 yılında da benzer bir hedef vardı, Suudi Arabistan öncülüğünde aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 34 (sonradan 41) İslam ülkesinin katılımıyla "Teröre Karşı İslam İttifakı" ilan edilmişti. Ancak o girişim kâğıt üzerinde kaldı. 2015 yılında kurulmaya çalışılan bu ittifak, gerçek bir kolektif savunma mekanizmasından çok, Suudi Arabistan ve Körfez ekseninin mezhepçi ve İran karşıtı önceliklerini merkeze alan bir yapıydı. Ortak bir komuta zinciri kurulamadı, üye ülkelerin tehdit algıları örtüşmedi. 2013 sonrası Türkiye-Mısır krizi ve 2017'deki Katar ablukası ittifakın omurgasını daha en baştan çatlattı. Sonuç olarak o ordu hiçbir zaman sahada bir karşılık bulamadı, sadece bir niyet beyanı olarak tarihe geçti.

Bugün imzalanan Mekke Anlaşması ise o başarısız denemeden çıkarılan derslerin ürünüdür. Mezhepçi bir çerçeve yerine somut ve karşılıklı bir kolektif savunma taahhüdü esas alınmış; üç ülke, ortak tehdit algısını netleştirmiş ve en önemlisi ittifakın merkezine dışlayıcı değil bütünleştirici bir söylem yerleştirilmiştir. On yıl önce kağıt üzerinde kalan hayal, bugün Ankara'nın diplomatik olgunluğu sayesinde bağlayıcı bir savunma paktına dönüşmüştür.

Sonuç olarak tablo nettir. İsrail'in başlattığı yangın bölgeyi bir kaosun eşiğine getirirken, o kaosun külleri arasından yükselen taraf Türkiye olmuştur. Ankara hem Pakistan'ın nükleer caydırıcılığını hem Suudi Arabistan'ın mali ve enerji gücünü kendi diplomatik ağırlığıyla birleştirerek bölgenin yeni güvenlik mimarisinin baş mimarı haline gelmiştir. Bu tesadüfi bir başarı değil, son on yılda sabırla örülen, krizden krize test edilen ve bugün Mekke'de taçlanan bir diplomasi zaferidir. İsrail savaştı, bölgeyi ateşe verdi, ama o ateşin ortasından güçlenerek çıkan, masaya en sağlam eli süren Türkiye oldu.

Tayfun Kaan Gündüz/TİMETÜRK

 

 

 

 

 

 

 

Etiketler: