Adaletin zayıfladığı, liyakatin yerini bağlılığın aldığı, eğitimin nitelik kaybettiği bir toplumda insanların başka hayatlara yönelmesi şaşırtıcı değildir.
Bir ülkenin başına gelenleri anlamak için yalnızca savaşlarına, sınırlarına ve değişen yönetimlerine bakmak yeterli değildir.
İnsanlarının neye hayran olduğunu, hangi dili itibarlı saydığını, çocuklarına nasıl bir gelecek hazırladığını da görmek gerekir. Çünkü bağımlılık, ekonomik ve siyasi ilişkilerle birlikte düşünme biçimlerine de yerleşebilir.
Bir toplum, kendisine ilişkin bütün değerlendirmeleri başkalarının ölçüleriyle yapmaya başladığında, kendi geleceğini belirleme gücü de zayıflar.
Abdul Naseer ve arkadaşlarının 2023 yılında yayımladığı Cultural Invasion of the Islamic World by the West başlıklı makale, İslam dünyasının yaşadığı dönüşümü kültürel istila kavramıyla ele alıyor. Yazarlar; eğitimden medyaya, ekonomiden siyasete kadar uzanan değişimlerin Müslüman toplumları kendi dinî ve kültürel kimliklerinden uzaklaştırdığını savunuyor. Bu yaklaşım, ağırlıklı olarak dinî ve ahlaki değerlendirmelere dayanıyor.
Makalenin açtığı tartışmayı günümüz örnekleriyle birlikte ele aldığımızda, kültürel etkinin hangi şartlarda bağımlılığa dönüştüğü sorusu öne çıkıyor.
Bu dönüşümün ilk adımı, Batılı hayat tarzının ulaşılması gereken ideal olarak benimsenmesidir.
Başarılı insanın nasıl yaşayacağı, hangi ürünleri kullanacağı, nerede tatil yapacağı ve nasıl görüneceği konusunda dışarıdan gelen örnekler belirleyici hâle gelebilir.
Kendi şehrindeki hayatı bütünüyle değersiz bulan bir genç, sosyal medyada gördüğü yabancı şehirlerdeki hayatı kusursuz sanabilir. Gösterilen görüntülerin seçilmiş, düzenlenmiş veya ticari amaçlarla hazırlanmış olması bu hayranlığı her zaman azaltmaz.
UNESCO’nun Aralık 2025 tarihli kültürel ve dilsel çeşitlilik metni de dijital teknolojilerin baskın üretimleri güçlendirirken yerel dilleri ve daha az temsil edilen kültürleri geri plana itebilmesi riskine dikkat çekiyor. Böyle bir ortamda toplumun kendi hayatına ilişkin güveni aşınabilir; ilerlemek, giderek başkasına benzemekle eş anlamlı görülebilir.
Medya, bu üstünlük algısının gündelik hayata taşındığı başlıca alanlardan biridir.
Filmler, diziler, reklamlar ve sosyal medya içerikleri, izleyiciye hangi hayatların arzu edilmeye değer olduğunu gösterir. Bir insan yabancı bir dizinin karakterlerini yakından tanırken kendi edebiyatının kahramanlarına yabancı kalabilir. Bu durum tek başına kültürel kayıp anlamına gelmez; ancak yerel hikâyeler sürekli görünmez kaldığında kültürel hafızanın aktarılması güçleşir.
Günümüzde mesele, içerik üretmenin yanında o içeriğin kime ulaştığıdır. UNESCO’nun dijital platformlarda yerel ve ulusal kültürel içeriklerin bulunabilirliğini gündeme alması bu nedenle önemlidir. Kendi hikâyesini anlatabilmek kadar, o hikâyeyi görünür kılabilmek de kültürel bağımsızlığın şartıdır.
Eğitimde yaşanan değişim ise daha kalıcı sonuçlar doğurabilir.
Eğitimde temel soru, eğitimin öğrenciye kendi toplumuyla nasıl bir ilişki kurdurduğudur. Başarı örneklerinin tamamının başka ülkelerden seçildiği, yerel düşünce ve bilim birikiminin birkaç tarih bilgisine indirgendiği bir okul düşünelim. Böyle bir eğitim, öğrencide bilginin daima başka merkezlerde üretildiği, kendisine ise takip etmenin düştüğü duygusunu oluşturabilir.
British Council’ın 2025 ve 2026 tarihli yükseköğretim değerlendirmeleri, İngilizcenin akademik başarı ve istihdamla güçlü bağını ortaya koyuyor. Bu bağ önemli fırsatlar sunar; fakat üniversiteler yalnızca uluslararası beklentilere uyum sağlamaya yönelirse kendi toplumlarının sorunlarını araştırma görevini ihmal edebilir.
Dil meselesi de bu noktada önem kazanır.
Yabancı dil öğrenmek bilgiye erişimi genişletir, farklı toplumlarla ilişki kurmayı sağlar. Sorun, yabancı dilin bir üstünlük unvanına dönüşmesi ve ana dilin düşünce üretmeye elverişsiz görülmesidir.
Bir işletmenin daha seçkin görünmek için yabancı bir ad seçmesi veya aynı düşüncenin yabancı dilde söylendiğinde daha ciddi karşılanması, bu statü ilişkisinin gündelik örnekleri olabilir.
British Council’ın Future of English çalışmaları, İngilizcenin küresel eğitim ve iş hayatındaki merkezi konumunu açıkça ele alıyor.
İslam toplumları açısından belirleyici olan, bu dili öğrenirken kendi dillerinde bilim, felsefe, edebiyat ve sanat üretme iradesini koruyabilmektir. Kendi dilinde düşünemeyeceğine inanan bir toplum, zamanla sorularını bile başkalarının kavramlarıyla kurmaya alışabilir.
Ekonomik bağımlılık, kültürel bağımlılığın maddi zeminini oluşturabilir.
Özellikle faizli işlemlerin yaygınlaşması Müslüman toplumların kendi dinî ölçülerinden uzaklaşması olarak değerlendirilebilir. Daha geniş açıdan bakıldığında borçlanma, dış finansman ve kredi şartları, ülkelerin karar alanını da etkiler.
Mısır’ın IMF ile yürüttüğü program bunun somut örneklerinden biridir. IMF’nin Mart 2025 açıklamasında finansmanla birlikte mali disiplin, esnek döviz kuru ve ekonomik reformlar ele alınıyor.
Bu ilişkiyi doğrudan kültürel işgal olarak adlandırmak yeterli kanıta dayanmaz; IMF çok taraflı bir kurumdur. Bununla birlikte örnek, dış finansmanın ekonomik tercihlerle nasıl bağlantı kurduğunu gösterir.
Üretim kapasitesi zayıf, borç ihtiyacı sürekli yüksek bir ülkenin bağımsız politika geliştirme imkânı daralabilir.
Reklamcılık, ekonomik ilişkileri insanların kendilerine bakışına kadar taşır.
Kadın bedeninin ürün satmak için kullanılması ve mahremiyet anlayışının aşınması İslam ülkelerinin temel kültürel sorunlarından biri haline gelmiştir.
Günümüzde buna güzellik filtreleri, düzenlenmiş görüntüler ve sürekli değişen beden idealleri ekleniyor.
İnsana önce görünüşünün yetersiz olduğu hissettirilip ardından bu yetersizliği gidereceği söylenen ürünler sunulabiliyor.
Dove’un 2024 tarihli, 20 ülkede 33 binden fazla kişinin katıldığı araştırması, güzellik baskısını ve dijital görüntülerin etkisini inceliyor; araştırmanın kapsadığı ülkeler arasında Suudi Arabistan da bulunuyor.
Ticari bir markanın araştırması olması dikkate alınmalıdır. Yine de bedenin, üzerinde sürekli çalışılması ve para harcanması gereken bir projeye dönüşmesini tartışmak için somut bir örnektir.
Bu ortamda insanın değeri, karakterinden ve yaptıklarından çok görünüşüyle ölçülmeye başlayabilir.
Toplumların takvimleri de kültürel ve ticari etkilerle değişir.
Yılbaşı, Sevgililer Günü ve 1 Nisan gibi günlerin benimsenmesi taklit çerçevesinde değerlendirilebilir. Bu günlerle birlikte hediyeleşme biçimleri, eğlence beklentileri ve tüketim alışkanlıkları da yayılıyor. Benzer bir aktarım, alışveriş kampanyalarında görülebilir.
Amazon’un Birleşik Arap Emirlikleri’nde sunduğu “White Friday”, şirketin kendi reklam rehberinde Orta Doğu’ya uyarlanmış bir alışveriş dönemi olarak anlatılıyor. Burada yeni bir adın yanında, belirli tarihlerde topluca alışveriş yapma alışkanlığı da yerleşiyor.
Her katılımcının kimliğini kaybettiğini söylemek mümkün değildir. Ancak toplumun gündelik ritminin giderek küresel ticaretin takvimine göre düzenlenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir değişimdir.
Giyimden yeme içmeye kadar uzanan alışkanlıklarda da benzer bir ölçü sorunu ortaya çıkar.
Bu alanlarda Batı’yı taklit etmek Müslümanların kendilerine özgü kimliğini zayıflattığı ir gerçektir. Bugün meseleyi yalnızca bir kıyafetin hangi coğrafyada doğduğuyla açıklamak yetersizdir. Geleneksel bir kıyafetin ancak uluslararası bir marka tarafından sunulduğunda değerli görülmesi ihtimalini düşünelim.
Burada sorun, kıyafetin değişmesinden önce, ona değer verme yetkisinin dışarıdaki bir merkeze bırakılmasıdır.
Benzer şekilde insanın kendi ihtiyacına ve zevkine göre seçmek yerine çevrim içi ortamda kabul görmek için giyinmesi, tercihlerin dış onaya bağlanmasını gösterir. Kültürler elbette değişir; fakat değişimin sürekli aşağılık duygusundan ve kabul görme arzusundan beslenmesi, toplumun kendisiyle ilişkisini zedeler.
Siyasette yaşanan aşınma ise bu sorunları ağırlaştırabilir.
İktidar hırsı, parti taraftarlarının liyakat gözetilmeden göreve getirilmesi ve rakiplerin aşağılanması dikkat çekici aşınma örnekleridir.
Bu davranışları yalnızca Batı’ya bağlamak mümkün değildir; yerel yöneticilerin, kurumların ve toplumun kendi sorumluluğu vardır.
Günümüzde siyasi rekabete, kişisel veriler üzerinden seçmene ulaşma ve farklı gruplara farklı reklamlar gösterme imkânları da ekleniyor. Avrupa Birliği’nde 10 Ekim 2025’ten itibaren uygulanan siyasi reklam kuralları, reklamı kimin finanse ettiğinin ve hangi kitlelerin hedeflendiğinin açıklanmasını gerektiriyor. Bu düzenleme, siyasi iletişimin şeffaflığına ilişkin sorunun Batı toplumlarında da hissedildiğini gösteriyor.
İslam ülkeleri açısından temel ihtiyaç, siyasetin gösteriye ve düşmanlaştırmaya teslim olmasını önleyecek hesap verebilir kurumlar kurmaktır.
Kültürel ve siyasi etki tartışılırken istihbarat örgütlerinin tarihsel rolünü de hesaba katmak gerekir.
CIA’in Soğuk Savaş döneminde Kültürel Özgürlük Kongresi’ne verdiği gizli destek, kültür alanının örtülü mücadelede kullanılabildiğinin açık örneklerinden biridir.
CIA’in kendi tarih yayınlarında da ele alınan bu faaliyetin amacı, sanatçı ve aydınlar arasında komünizmin çekiciliğini azaltmaktı. Desteğin 1967’de açığa çıkması, bağımsız görünen kültürel faaliyetlerin arkasında gizli devlet finansmanı bulunabileceğini ortaya koydu.
Bu olay doğrudan İslam karşıtı bir programı kanıtlamaz; düşünce ve kültür alanının siyasi çıkarlar için kullanılabildiğini gösterir.
Müslüman bir ülkenin siyasi yönüne yapılan doğrudan müdahalenin önemli örneği ise İran’da 1953’te Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrilmesidir. ABD ve Britanya istihbaratının bu müdahaledeki rolü, açıklanan belgelerle ortaya konmuştur.
Bu tür olaylar, İslam coğrafyalarında dış müdahaleye yönelik güvensizliğin tarihsel dayanakları bulunduğunu gösterir.
Fakat buradan hareketle her yabancı filmi, eğitim programını veya sivil toplum kuruluşunu istihbarat faaliyeti saymak doğru değildir.
Kültürel çekim, ticari çıkar, açık diplomasi ve gizli müdahale arasında ayrım yapmak; her iddiayı kendi kanıtlarıyla değerlendirmek gerekir.
İslam ülkelerinin başına gelenleri yalnızca dışarıdan gelen etkilerle açıklamak, içeride yapılması gerekenleri görünmez kılar.
Adaletin zayıfladığı, liyakatin yerini bağlılığın aldığı, eğitimin nitelik kaybettiği bir toplumda insanların başka hayatlara yönelmesi şaşırtıcı değildir.
Kendi ülkesinde emeğinin karşılığını alamayan bir gence yalnızca kültürünü sevmesini söylemek yeterli olmaz. O kültürün içinde güvenle yaşayabileceğini, düşünebileceğini ve üretebileceğini de göstermek gerekir.
Bu nedenle kültürel bağımsızlığın güçlü bir üretim zemini olmalıdır.
Kendi dilinde nitelikli kitaplar yayımlamak, bilimsel araştırmayı desteklemek, yerel hikâyeleri görünür kılmak ve ekonomide üretim kapasitesini artırmak gerekir.
Aynı zamanda inançla uygulama arasındaki mesafeyi azaltmak gerekir: Emanetten söz eden yönetimler kamu kaynaklarını korumalı, adaleti savunan kurumlar ayrıcalıkları sorgulamalı, ilme değer veren okullar soru sormayı teşvik etmelidir.
Bir toplumun bağımsızlığı, kendi hayatını değerlendirme ve geleceğini kurma gücüyle derinleşir. Başka toplumların bilgisinden yararlanırken kendi sorularını sorabilmesi, onların sanatını izlerken kendi hikâyelerini anlatabilmesi, dillerini öğrenirken kendi dilini geliştirebilmesi gerekir.
İslam ülkelerinin önündeki esas mesele, dünyayla ilişki kurarken kendi insanına adil, anlamlı ve üretken bir hayat sunabilmektir.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK