$

Dolar

48,7883

Euro

56,1083

£

Sterlin

65,4260

Frank

59,3676

Gram Altın

6.865,8900

Bitcoin

3.954.239

$

Dolar

48,7883

Euro

56,1083

£

Sterlin

65,4260

Frank

59,3676

Gram Altın

6.865,8900

Bitcoin

3.954.239

Makale 21.09.2026 6 dk okuma

İngilizce öğreniyoruz da neden konuşamıyoruz?

Paylaş:

Türkiye’de eğitim sisteminin uzun yıllardır çözmekte zorlandığı iki alanın özellikle dikkat çektiğini düşünüyorum: din eğitimi ve yabancı dil eğitimi.

Din eğitimi meselesini daha önce ele aldım. Yabancı dil eğitiminin durumu da en az onun kadar tartışmaya değer.

Özellikle İngilizce, ilkokuldan üniversiteye kadar öğrencinin karşısına düzenli olarak çıkan, yıllarca okutulan, sınavı yapılan, notu verilen bir ders. Fakat iş İngilizce konuşmaya gelince bazen on yıllık eğitimin ardından geriye “My name is…” ile başlayan birkaç cümle kalabiliyor.

Pedagojik açıdan burada öğrenciden önce sistemin aynaya bakması gerekiyor. Bir eğitim sistemi öğrencisine on yıl boyunca yabancı dil öğretip sonunda onu konuşturamıyorsa, tartışılması gereken öğrencinin yeteneği değil, eğitimin neyi öğrettiğidir.

Dil eğitiminin temelinde dinleme, konuşma, okuma ve yazma olmak üzere dört beceri vardır. Bunlar birbirinden bağımsız değil, birbirini besleyen alanlardır. Dinleme konuşmayı, okuma yazmayı destekler; dört beceri birlikte geliştiğinde dil gerçek anlamda bir iletişim aracına dönüşür.

Çağdaş dil öğretiminin temel yaklaşımı da dili yalnızca kuralları bilinen bir sistem olarak değil, kullanılan bir iletişim becerisi olarak ele almaktır. Dolayısıyla “present perfect tense”in formülünü ezbere söylemek elbette güzel; fakat yabancı biri saati sorduğunda öğrenci donup kalıyorsa formülle hayat arasında küçük bir pedagojik problemimiz var demektir.

Velilerin yıllardır söylediği cümle aslında ciddi bir eğitim politikası eleştirisidir: “Benim çocuk yıllardır İngilizce okuyor, iki cümleyi bir araya getirip konuşamıyor.”

Bir başka veli, “Kızım ilkokuldan üniversiteyi bitirinceye kadar İngilizce dersi aldı ama derdini anlatacak bir metin yazamıyor” diyor.

Velinin beklentisi oldukça basit ve haklıdır. Yıllarca matematik okuyan öğrenciden belli ölçüde matematik yapması beklendiği gibi, yıllarca yabancı dil okuyan öğrenciden de o dili belli ölçüde kullanması bekleniyor. Eğitim bürokrasisinin ise bazen daha sofistike bir cevabı var: “Ama sınavdan 82 aldı.”

İşte sorun da tam burada başlıyor.

Türkiye’de yabancı dil yeterliliği uzun yıllardır KPDS, YDS ve YÖKDİL gibi ağırlıklı olarak yazılı ve çoktan seçmeli sınavlarla ilişkilendirildi. Bu sınavlar belirli dil becerilerini, özellikle kelime bilgisi, dilbilgisi ve okuduğunu anlamayı belli ölçülerde değerlendirebilir. Ancak bir insanın bir dili bilmesi ile o dille ilgili sınav sorularını çözebilmesi aynı yeterlilik değildir.

Yüksek puan alan kişinin doğal konuşmayı ne ölçüde anlayabildiğini, karşısındakiyle iletişim kurabildiğini veya düşüncelerini yabancı dilde tutarlı biçimde yazabildiğini yalnızca bu tür sınavlardan hareketle söylemek güçtür.

Akademik terminolojiyle ifade edersek burada ölçme aracı ile hedeflenen öğrenme çıktısı arasında bir geçerlik sorunu ortaya çıkmaktadır.

Daha gündelik ifadeyle: Konuşmayı öğretmek istediğimizi söylüyor, konuşmayı sormuyor, sonra da öğrencinin neden konuşamadığını merak ediyoruz.

Çünkü eğitim sistemlerinde oldukça basit fakat güçlü bir kural işler: Neyi ölçerseniz zamanla onu öğretirsiniz.

Sınav kelime, gramer, çeviri ve soru çözme stratejilerini ödüllendiriyorsa öğrenci de doğal olarak bunlara yatırım yapar. Böylece yabancı dil, başka insanlarla iletişim kurmanın heyecan verici bir aracı olmaktan çıkar; “barajı geçmek için gereken puan”a dönüşür.

Öğrenci İngilizce öğrenmez, YDS öğrenir; hatta bazen İngilizceden çok “YDS İngilizcesinde” uzmanlaşır. Sınavdan yüksek puan alabilir ama yabancı bir meslektaşıyla karşılaştığında yıllardır itinayla sakladığı İngilizcesini kullanmaya kıyamayabilir.

Buradaki sorun yalnızca sınav sisteminde de değildir. Yabancı dilin öğrenildiği ortamın niteliği, öğretmenin kullandığı yöntem, sınıf mevcutları, öğrencinin dili kullanabileceği gerçek veya gerçeğe yakın iletişim ortamları ve en önemlisi öğrenme motivasyonu birlikte değerlendirilmelidir.

İngilizce, Arapça, Almanca veya Çince fark etmez; yabancı dil öğrenciye yalnızca zorunlu ders, kredi, not ve sınav olarak sunulduğunda öğrenme arzusu kolaylıkla sönebilir. Bu durum “yabancı dil zorunlu ders olmamalıdır” şeklinde basit bir sonuca indirgenmemelidir. Asıl mesele, zorunlu eğitimin anlamlı öğrenmeye dönüştürülebilmesidir.

Öğrenci yabancı dil sayesinde sevdiği bir filmi anlayabiliyor, dünyanın başka bir yerindeki insanla konuşabiliyor, bilimsel bir makaleyi okuyabiliyor, seyahat sırasında sorununu çözebiliyor veya kendi düşüncesini başka bir dilde ifade edebiliyorsa dil artık yalnızca ders olmaktan çıkar ve işlev kazanır.

Pedagojide içsel motivasyonun önemi tam da burada ortaya çıkar. İnsan yalnızca sınavda çıkacağı için değil, işine yaradığı, dünyasını genişlettiği ve hatta hoşuna gittiği için öğrenmeye başladığında öğrenme daha kalıcı hâle gelir. Belki de en iyi yabancı dil eğitimi, öğrencinin bir süre sonra “Ben ders çalışıyorum” demeyi bırakıp o dili kullanmaya başladığı eğitimdir.

Bu nedenle yabancı dil eğitiminde tartışılması gereken temel soru “Haftada kaç saat İngilizce okutuyoruz?” değil, “Bu saatlerin sonunda öğrenci İngilizceyle ne yapabiliyor?” sorusudur.

Dinleme gerçek ve çeşitli ses materyalleriyle, konuşma etkileşimli ortamlarla, okuma öğrencinin düzeyine ve ilgisine uygun anlamlı metinlerle, yazma ise öğrencinin gerçekten bir şey anlatmasını gerektiren görevlerle geliştirilmelidir.

Ölçme ve değerlendirme sistemi de mümkün olduğunca bu dört temel beceriyi kapsamalıdır. Çünkü yüzmeyi sınıfta tahtaya yüzme kurallarını yazarak öğretmeye çalışmak ne kadar garipse, konuşmayı öğrenciyi konuşturmadan öğretmeye çalışmak da pedagojik olarak o kadar gariptir.

Elbette kelime listeleri ezberletilebilir, gramer kuralları öğretilebilir, test teknikleri geliştirilebilir ve öğrenci sınavdan geçirilebilir. Bunların hepsinin dil öğretiminde belirli bir yeri vardır; fakat bunların toplamı her zaman dil yeterliliği anlamına gelmez.

Yabancı dil, hakkında bilgi sahibi olunacak bir ders olmanın ötesinde, kullanılacak bir beceridir. Belki de temel problemimiz İngilizceyi az öğretmemiz değil; İngilizce hakkında çok şey öğretirken İngilizcenin kendisini kullanmaya yeterince fırsat vermememizdir.

On yıl İngilizce dersi verip öğrencinin sonunda “I can understand but I can't speak” demesi artık yalnızca öğrencinin İngilizcesini tarif eden bir cümle değil, eğitim sistemimizin yabancı dil politikasının da ironik bir özeti hâline gelmiştir.

Çünkü eğitimde gerçek başarı, öğrencinin kaç saat ders gördüğüyle, kaç kelime ezberlediğiyle veya sınavdan kaç puan aldığıyla değil, öğrendiğini hayatın içinde ne ölçüde kullanabildiğiyle anlaşılır.

Kısacası, yabancı dil eğitimindeki başarı sınavdan alınan puanla değil, sınav bittikten sonra öğrencinin o dille ne yapabildiğiyle ölçülmelidir.

Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK

Etiketler: