$

Dolar

48,6791

Euro

56,0226

£

Sterlin

65,1826

Frank

59,0479

Gram Altın

6.803,4100

Bitcoin

3.727.480

$

Dolar

48,6791

Euro

56,0226

£

Sterlin

65,1826

Frank

59,0479

Gram Altın

6.803,4100

Bitcoin

3.727.480

Makale 18.09.2026 7 dk okuma

Aileyi tek başına “Ailem Güvende” koruyabilir mi?

Paylaş:

İnsanlık tarihinin devletten, okuldan, şirketten ve modern ekonomiden daha eski kurumlarından biri ailedir.

Antropolojik açıdan aile yalnızca biyolojik akrabalık değil; insanın kimlik, güven, dayanışma, sorumluluk ve aidiyet kazandığı ilk sosyal çevredir.

Ancak küreselleşme, kentleşme, göç, dijitalleşme ve giderek güçlenen bireyselleşme bu kadim yapıyı önemli ölçüde değiştirmiştir.

Birkaç kuşağın aynı evde, aynı sokakta veya aynı köyde yaşadığı dünyadan, aile üyelerinin farklı şehirlerde ve ülkelerde yaşadığı bir dünyaya geçtik.

Teknoloji mesafeleri ortadan kaldırdı ama yakınlığı her zaman artırmadı. Aynı evde yaşayan insanlar bile bazen birbirleriyle konuşmaktan çok dünyanın öbür ucundaki ekranlarla iletişim kuruyor.

Küreselleşme dünyayı büyük bir köye dönüştürdü ama bazı evleri küçük yalnızlık adalarına çevirdi.

Türkiye'de bu dönüşümün kendine özgü bir boyutu da köylerin mahalleye dönüştürülmesidir.

Köy, yalnızca idari bir birim değildi; üretimin, akrabalığın, komşuluğun, imecenin ve kuşaklar arası dayanışmanın yaşandığı sosyal bir ekosistemdi.

Köylerin mahalle statüsüne geçirilmesi elbette Türkiye'deki kırsal çözülmenin tek sebebi değildir; göç, ekonomik değişim ve kentleşme çok daha eski süreçlerdir. Fakat politik ve idari kararların sosyal hayat üzerinde etkisiz olduğu da söylenemez.

Köyler kentin idari ve ekonomik sistemine daha fazla eklemlenirken genç nüfus kentlere yöneldi, geniş aile küçüldü, kuşaklar birbirinden uzaklaştı ve ortak üretimin yerini giderek bireysel ekonomik ilişkiler aldı.

Önce köyü mahalle yaptık; şimdi mahallede zayıflayan aile ve aidiyet bağlarını nasıl güçlendireceğimizi tartışıyoruz.

Bu açıdan Eylül 2026'da gündeme gelen “Ailem Güvende” operasyonları yalnızca bir güvenlik operasyonu olarak değil, devletin aile kavramını yeniden kamusal politikanın merkezine yerleştirmesi bakımından da dikkat çekicidir.

Resmî açıklamaya göre İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin başsavcılıklarının koordinasyonunda, 15 ili kapsayan operasyonlarda 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem gerçekleştirildi.

Soruşturmaların hedefinde fuhşa aracılık veya yer temin ettiği ileri sürülen kişiler, bu faaliyetlere ortam sağladığı değerlendirilen işletmeler, müstehcen içerik üretip yaydığı iddia edilen kişiler ve çocukların bu içeriklere maruz bırakılmasıyla bağlantılı olduğu öne sürülen faaliyetler bulunuyor.

İstanbul soruşturmasında ayrıca “suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, fuhuş, müstehcenlik ve uyuşturucu bulundurma veya satın alma suçlamaları yer alıyor.

Bazı LGBTİ+ dernekleri, yöneticileri ve aktivistleri de operasyonların hedef grupları arasında bulunuyor. Resmî makamlar bunu çocukların ve aile kurumunun korunması çerçevesinde açıklarken, insan hakları ve meslek örgütleri uygulamaların örgütlenme, ifade ve özel hayat özgürlükleri bakımından sorunlu olduğunu savunuyor.

Operasyonların belki de en dikkat çekici yönü mali bağlantıların MASAK incelemeleriyle soruşturmanın parçası hâline gelmesidir.

Adalet Bakanlığının resmî açıklaması, bazı derneklere yabancı kamu kurumları ve kuruluşlardan yüksek miktarda fon aktarıldığının belirlendiğini, ancak bu para hareketlerinin kaynağı ile soruşturulan faaliyetler arasındaki bağlantının araştırılmaya devam ettiğini belirtiyor.

Basına yansıyan MASAK/SWIFT verilerine göre İstanbul merkezli altı derneğe farklı dönemlerde toplam yaklaşık 3 milyon 359 bin dolar aktarıldığı bildirildi.

Haberlerde aktarılan dağılıma göre SPoD'a yaklaşık 1,57 milyon dolar, HEVİ LGBTİ+'ye 763 bin dolar, Pozitif Yaşam Derneği'ne 519 bin dolar, LİSTAG'a 314 bin dolar, Lambdaistanbul'a 104 bin dolar ve Pozitif İz'e yaklaşık 89 bin dolar transfer edildiği ileri sürülüyor.

Bir başka haberde MASAK verilerine dayanılarak 2021–2026 döneminde 209 yabancı kurumsal transferin işlem tarihlerindeki toplam TL karşılığının yaklaşık 67,4 milyon lira olduğu bildiriliyor.

Tam da burada küreselleşme ile aile tartışması kesişmektedir. Para, kültür ve bilgi artık ulusal sınırları birkaç saniye içinde aşabiliyor. Fakat yabancı fonun varlığı tek başına suçun veya aileye yönelik bir tehdidin kanıtı değildir.

Önemli olan fonun kimden geldiği kadar hangi amaçla ve hangi faaliyetlerde kullanıldığı, bu faaliyetlerin hukuka uygun olup olmadığı ve suç isnadı varsa bunun somut delillerle ortaya konulmasıdır. Ayrıca çocuk istismarı, uyuşturucu, fuhuş, insan ticareti veya başka bir suç söz konusuysa kişilerin kimliğinden bağımsız biçimde devletin müdahalesi gerekir.

Fakat “Ailem Güvende”nin asıl sosyolojik önemi bundan daha geniştir.

Bir çocuğun dünyasını artık yalnızca anne, baba, öğretmen ve arkadaşları şekillendirmiyor; sosyal medya algoritmaları, küresel dijital platformlar, içerik üreticileri, reklam ve tüketim kültürü, çevrim içi topluluklar ve suç ağları da etkileyebiliyor.

Eskiden ebeveyn “Çocuğum akşam eve geldi mi?” diye merak ederdi; bugün “İnternette kimlerle konuşuyor, hangi içeriklere maruz kalıyor, uyuşturucu veya istismar ağlarının hedefi oluyor mu?” diye de sormak zorundadır.

Eskiden aile çocuğunu sokağın tehlikelerinden korumaya çalışıyordu; bugün sokağın kendisi cep telefonundan çocuğun odasına girebiliyor.

Bu nedenle “Ailem Güvende” yalnızca operasyonel değil, eğitimsel ve sosyal bir projeye dönüşmelidir.

Bu noktada köyün yeniden ihdası ve gönüllü köye dönüşün teşvik edilmesi de aile politikalarının bir parçası olarak tartışılabilir.

Ama tabelaya yeniden “köy” yazmakla köy geri gelmez. Genç ailelerin kırsalda kalabilmesi veya geri dönebilmesi için üretim, gelir, eğitim, sağlık, ulaşım, internet ve sosyal yaşam imkânlarının sağlanması gerekir.

Amaç geçmişin bütün geleneklerini yeniden üretmek değil; köyün dayanışmasını modern hukukun özgürlükleriyle, geniş ailenin aidiyetini çağdaş eğitimle, komşuluk kültürünü teknolojiyle ve kırsal üretimi modern ekonomiyle birleştirmek olmalıdır.

Aileyi korumak istiyorsak yalnızca aileye dışarıdan yönelen tehditlerle değil, aileyi içeriden zayıflatan yalnızlık, ekonomik güvencesizlik, göç, aile içi şiddet, bağımlılık, kuşak kopuşu ve aidiyet kaybıyla da mücadele etmeliyiz.

Sonuçta mesele geçmişin aile modelini aynen geri getirmek değildir. Mesele, ailenin dayanışma ve aidiyet gücünü modern dünyanın özgürlük ve hukuk anlayışıyla yeniden kurabilmektir.

Güvenlik operasyonları gerektiğinde yapılır; suç varsa hukuk müdahale eder. Fakat aile yalnızca polis, savcı ve mahkeme eliyle korunamaz.

Güçlü aile, güçlü komşuluk, sağlıklı eğitim, ekonomik güvence ve kuşaklar arası dayanışma birçok tehdide karşı toplumun ilk koruyucu katmanını oluşturur.

Belki de Türkiye'nin aile politikası açısından sorulması gereken en çarpıcı soru budur: Önce köyü mahalle yaptık, sonra mahallede zayıflayan aileyi operasyonlarla korumaya mı çalışıyoruz?

“Ailem Güvende” gerçek bir toplumsal projeye dönüşecekse yalnızca suçluyu yakalamayı değil; suçun, istismarın, bağımlılığın ve yabancılaşmanın aileye ulaşmasını zorlaştıracak güçlü bir sosyal çevre kurmayı da hedeflemelidir.

Çünkü aile, yalnızca kapının dışındaki tehlikeler uzaklaştırıldığında değil; o kapıdan içeri giren herkes kendisini güvende, değerli, sorumlu ve ait hissettiğinde gerçekten güvendedir.

Eğitim sisteminin temel hedefi yalnızca kodlama, yapay zekâ ve diğer teknik alanlarda yetkin bireyler yetiştirmek olmamalı.

Aile bütünlüğünü koruyan, aile değerlerine saygınlık kazandıran ve toplumsal aidiyet bilincini güçlendiren nesiller yetiştirmek de en az teknolojik beceriler kadar önemli bir eğitim hedefi olarak görülmelidir.

Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK

 

Etiketler: