STAR gazetesi yazarı ve eski AK Parti milletvekilin Resul Tosun’un 13 Eylül 2026 tarihli “Sadece Hatırlatıyorum!” başlıklı yazısı üzerine…
Türkiye’de din eğitimi konusunda üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tartışma yeniden gündeme geliyor: Çocuklarımız ve gençlerimiz dinî yapıların, cemaatlerin, tarikatların ve kendisini kutsal bir otorite gibi sunan kişilerin istismarına karşı nasıl korunacak?
Sorunun varlığı konusunda herhalde geniş bir mutabakat sağlanabilir. FETÖ tecrübesi tek başına bile din kisvesi altında örgütlenen bir yapının ne derece büyük toplumsal, siyasal ve güvenlik sorunlarına dönüşebileceğini gösterdi. Ancak teşhiste anlaşmak, önerilen tedavinin de doğru olduğu anlamına gelmez.
Sorunu yalnızca “yeterli sahih din bilgisi verilmemesi” olarak tanımlayıp çözümü ilkokuldan üniversite son sınıfa kadar zorunlu din eğitiminde aramak, meselenin çok daha karmaşık toplumsal ve psikolojik boyutlarını gözden kaçırabilir.
Her şeyden önce şu temel sorunun cevaplandırılması gerekir: “Sahih İslam”ı kim belirleyecek?
Milli Eğitim Bakanlığı mı, Diyanet mi, ilahiyat fakülteleri mi, mezhepler mi, dinî cemaatler mi, yoksa dönemin siyasi iradesi mi?
İslam düşüncesi yaklaşık on dört asırlık tarihinde farklı mezhepler, ekoller, yorumlar ve düşünce gelenekleri üretmiştir. Böylesine geniş bir mirası devlet eliyle tek bir “doğru yorum” içerisinde tanımlamak, gençleri dinî istismardan korumaya çalışırken başka bir otorite bağımlılığı yaratma riskini de beraberinde getirir.
Eğitimde asıl mesele yalnızca ne öğretildiği değil, öğretilenin nasıl sorgulanacağının da öğretilmesidir.
FETÖ tecrübesini yalnızca “sahih İslami bilgi eksikliği” ile açıklamak da yeterli değildir. Bu yapının içerisinde yalnızca din konusunda bilgisiz veya eğitim düzeyi düşük insanlar bulunmuyordu. Üniversite mezunları, akademisyenler, öğretmenler, doktorlar, mühendisler, hâkimler, savcılar, askerler ve üst düzey bürokratlar da vardı.
Dolayısıyla diploma insanı manipülasyondan korumadığı gibi, belirli miktarda dinî bilgiye sahip olmak da tek başına koruyucu değildir. Temel problemlerden biri, insanın kendi aklını, vicdanını ve iradesini başka bir otoriteye teslim edebilmesidir.
“Hoca söylediyse doğrudur”, “Efendi Hazretleri biliyordur”, “Liderimizin mutlaka bir bildiği vardır” anlayışı yerleştiğinde, insanın ezberlediği bilgi miktarının fazla olması onu bağımsız düşünen bir bireye dönüştürmez.
Bu nedenle çocuğa yüzlerce sayfa dinî bilgi öğretirken ona bu sorularını sorduramıyorsak, onu istismara karşı gerçekten koruduğumuz söylenemez:
“Bu iddianın delili nedir?”
“Bu kişi neden böyle söylüyor?”,
“Yanılıyor olabilir mi?”
“Bir insan kendisine neden kutsallık atfeder?”
“Dinî otorite ekonomik veya siyasi güce dönüştüğünde ne olur?” İstismarcının en fazla çekindiği insan, din bilgisi sınavından yüz alan değil; gerektiğinde karşısına geçip “Bunun delili nedir?” diye sorabilen insandır.
Türkiye'nin yakın geçmişinde bunun örnekleri az değildir. FETÖ tecrübesinin ardından da kendisini Mehdi, Mesih, seçilmiş kişi, özel manevi yetkilere sahip lider veya mutlak itaat edilmesi gereken dinî otorite olarak sunan kişiler ve yapılar toplumda karşılık bulabilmiştir.
Adnan Oktar yapılanması ve kamuoyuna yansıyan farklı dinî grup tartışmaları bize benzer mekanizmaları hatırlatmaktadır: karizmatik lider, kapalı grup yapısı, lidere aşırı bağlılık, içeridekiler-dışarıdakiler ayrımı, eleştirinin ihanet veya günah olarak görülmesi ve dinî otoritenin zamanla ekonomik, sosyal veya siyasi nüfuza dönüştürülmesi.
Böyle yapılara karşı en güçlü toplumsal bağışıklık yalnızca daha fazla dinî bilgi değil, eleştirel akıl, ahlaki özerklik ve özgür iradedir.
Mesele gerçekten bir milli güvenlik meselesi olarak görülüyorsa, çözümü yalnızca din derslerinin kapsamını genişletmekte aramak da eksik kalır.
O hâlde öğrencilere propaganda yöntemlerini, psikolojik manipülasyonu, karizmatik lider kültünü, örgütsel bağımlılığı, komplo teorilerini, dezenformasyonu, sosyal medya manipülasyonunu ve kapalı yapıların insanları hangi psikolojik mekanizmalarla kendilerine bağladığını da öğretmek gerekir.
Çünkü insanları kullanan örgütler kapıya “Sizi istismar etmeye geldik” tabelası asarak gelmezler. Bazen dinle, bazen ideolojiyle, bazen milliyetçilikle, bazen bilim görüntüsüyle, bazen kişisel gelişimle, bazen de maneviyat söylemiyle ortaya çıkarlar.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili tefsiri kuşkusuz Türkiye'nin önemli ilmî ve kültürel eserlerinden biridir. Cumhuriyet tarihindeki yeri de önemlidir.
Ancak bir eserin Atatürk döneminde devlet desteğiyle hazırlanmış olması, onun ilkokuldan üniversite son sınıfa kadar zorunlu eğitimin temel metinlerinden biri yapılması için tek başına pedagojik gerekçe oluşturmaz.
Atatürk'ü seküler kesime karşı bir çeşit “itiraz önleyici ruhsat” olarak kullanmak da tartışmayı esasından uzaklaştırır. Eğitim politikasında sorulması gereken soru “Atatürk buna karşı çıkar mıydı?” değil, “Bu yöntem 21. yüzyıl çocuğunu daha bilgili, daha ahlaklı, daha özgür, daha sorgulayıcı ve istismara karşı daha dirençli hâle getirir mi?” olmalıdır.
Üstelik din eğitimindeki başarıyı ders saati, kitap sayısı veya ezberlenen bilgi miktarı üzerinden değerlendirmek yanıltıcıdır.
Bir öğrenci Kur'an'dan sureleri, siyer kronolojisini ve yüzlerce dinî kavramı ezbere bilebilir; fakat karşısına “Ben seçilmiş kişiyim, bana itaat edersen kurtulursun” diyen karizmatik bir kişi çıktığında bütün muhakemesini kapının dışında bırakıyorsa eğitim amacına ulaşmamış demektir.
Buna karşılık daha az ezber yapmış bir genç, “Hiçbir insan sorgulanamaz değildir” diyebiliyorsa eğitim çok daha önemli bir başarı elde etmiş demektir.
Belki de Türkiye'nin artık “daha çok din dersi mi, daha az din dersi mi?” şeklindeki kısır tartışmayı aşması gerekiyor.
Asıl ihtiyaç nitelikli din eğitimidir: Dini küçümsemeyen ama dinî otoriteyi de kutsallaştırmayan; inancı öğretirken aklı askıya almayan; soru sormayı saygısızlık olarak değerlendirmeyen; İslam düşüncesindeki farklı yorumları gösterebilen; hurafeyi, batıl inancı, çıkar amaçlı din kullanımını ve lider kültünü tartışabilen bir eğitim…
Çocuğa yalnızca “Neye inanman gerektiğini” öğretmekten daha kalıcı bir eğitim vardır: Neye, neden ve hangi delille inandığını sorgulayabilecek zihinsel donanımı kazandırmak.
Çünkü bugün bir örgüt gider, yarın başka bir örgüt gelir. Cemaat gider, başka bir yapı gelir. “Hocaefendi” gider, “Mehdi” gelir; o gider, sosyal medya şeyhi gelir.
İsimler, kıyafetler, mekânlar ve sloganlar değişir. Değişmeyen şey, insanın aklını ve iradesini teslim almaya çalışan otorite arzusudur.
Bu nedenle çocuklarımızın ruh dünyasını gerçekten korumak istiyorsak onları yalnızca bilgiyle değil; akıl, ahlak, özgür irade, bilimsel düşünce ve eleştirel sorgulama becerisiyle donatmak zorundayız.
Devletin görevi çocuk adına inanmak veya onun için tek bir inanç yorumunu seçmek değil; çocuğun inancını da inançsızlığını da istismar edecek yapılara karşı onun zihinsel bağışıklığını güçlendirmektir.
Belki de “sadece hatırlatılması” gereken asıl mesele şudur: FETÖ'yü mümkün kılan problem yalnızca insanların dini az bilmesi değildi; bazı insanların kendi akıllarından vazgeçip başka bir insanın aklını, sözünü ve otoritesini mutlaklaştırabilmesiydi.
PISA sonuçlarında Türkiye’nin gösterdiği ilerleme elbette önemlidir ve eğitim adına memnuniyet vericidir. Ancak PISA’nın, eğitimin mutlak hakikatini ölçen bir terazi değil; uluslararası ölçekte belirlenmiş kendi kriterleri, yöntemleri ve başarı tanımları üzerinden ülkeleri karşılaştıran bir değerlendirme sistemi olduğu da unutulmamalıdır. Eğitim yalnızca sıralamalarda yükselmek değil; düşünen, sorgulayan, üreten, ahlaki sorumluluk taşıyan ve kendi medeniyetinin değerlerini evrensel bilgiyle buluşturabilen insan yetiştirebilmektir.
Bu açıdan TEKNOFEST gençliği çok daha umut verici bir imkâna işaret etmektedir. Teknolojiyi yalnızca tüketen değil üreten, merak eden, tasarlayan, deneyen ve başarısızlıktan yeniden başlayabilen gençlerin çoğalması Türkiye’nin geleceği açısından kıymetlidir.
TEKNOFEST’in asıl başarısı madalya veya proje sayısından çok, bir gencin zihninde “Ben de düşünebilirim, üretebilirim ve dünyaya yeni bir şey söyleyebilirim” duygusunu uyandırabilmesidir.
Fakat burada da ölçüyü kaçırmamak gerekir: PISA sıralaması eğitimimizin tek ölçüsü olmadığı gibi, teknoloji üretmek de tek başına eğitimli insan yetiştirmek anlamına gelmez.
Geleceğin Türkiye’si için teknik beceri kadar felsefi derinliğe, bilimsel merak kadar ahlaki sorumluluğa, teknoloji kadar eleştirel düşünceye ihtiyaç vardır.
Asıl hedef, PISA’da yükselen ve TEKNOFEST’te üreten; fakat aynı zamanda “neden?”, “niçin?” ve gerektiğinde “neden olmasın?” diye sorabilen özgür zihinler yetiştirmek olmalıdır.
Gerçek bir eğitim sisteminin başarısı, öğrenciye ne kadar çok doğruyu ezberlettiğiyle değil, karşısına kim çıkarsa çıksın kendi aklını, vicdanını ve iradesini ona teslim etmeyecek bireyler yetiştirip yetiştiremediğiyle ölçülmelidir.
Sonuç olarak Resul Tosun büyüğümün vurguladığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun yıllardır dile getirdiği “dindar nesil” hedefi tespitine samimiyetle ve ciddiyetle katılıyorum.
Muhafazakâr demokrat bir siyasal anlayışla birçok alanda önemli dönüşümler gerçekleştirilmiş olsa da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun yıllardır dile getirdiği “dindar nesil” hedefinin çeyrek asra yaklaşan iktidar döneminde arzu edilen ölçüde gerçekleştiğini söylemek kolay değildir.
Nitekim Erdoğan’ın zaman zaman eğitim ve kültür alanlarında hedeflenen seviyeye ulaşılamadığı yönündeki özeleştirileri de bu durumun siyasi irade tarafından bütünüyle göz ardı edilmediğini göstermektedir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken asıl mesele, başarının yalnızca “dindar nesil yetiştirip yetiştirememe” üzerinden tanımlanıp tanımlanamayacağıdır.
Çünkü eğitimin nihai amacı belirli bir kimlik kalıbını çoğaltmaktan ziyade; inancını bilen fakat sorgulamaktan korkmayan, ahlakı söylemden davranışa taşıyan, özgür iradesini koruyan ve aklını hiçbir kişi ya da yapıya teslim etmeyen bireyler yetiştirmek olmalıdır.
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK