$

Dolar

48,0905

Euro

56,1651

£

Sterlin

65,6703

Frank

59,9486

Gram Altın

7.227,6900

Bitcoin

3.794.907

$

Dolar

48,0905

Euro

56,1651

£

Sterlin

65,6703

Frank

59,9486

Gram Altın

7.227,6900

Bitcoin

3.794.907

Makale 25.08.2026 7 dk okuma

İnançı mı, istismar mı?

Paylaş:

Ülkemi Sarmış Kurtlar ve Kunduzlar

Bir ülkenin üzerine bazen ekonomik sıkıntılar çöker, bazen siyasi tartışmalar, bazen de insanların en hassas duygularını hedef alan anlayışlar...

Bugün Türkiye'de vatandaşın sırtındaki yük ağır. Enflasyon, yükselen döviz kurları, hayat pahalılığı ve düşen alım gücü milyonlarca insanın günlük hayatını doğrudan etkiliyor. İnsanlar artık yalnızca daha iyi bir hayatın hesabını yapmıyor. Ay sonunu nasıl  getireceğinin hesabını yapıyor.

Markete giren vatandaş, elindeki parayla raflardaki ihtiyaçlarını karşılaştırıyor. Emekli çocuğuna, çocuk babasına bakıyor. İşçi aldığı maaşın daha cebine girmeden nereye gideceğini düşünüyor. 

Fakat tam da böyle dönemlerde başka bir tehlike daha ortaya çıkıyor. İnsanların çaresizliği üzerinden umut pazarlamak. 

Benim bugün sözünü ettiğim mesele tam da budur.

Ve yazıda isimleri saklamaya gerek görmüyorum:

ALPARSLAN KUYTUL VE ALİHAN KURİŞ

Burada mesele insanların inancına saygı duyup duymamak değildir. 

Tam tersine...

 

İnanç, insanın en temiz ve en dokunulmaz alanlarından biridir. İnsan Allah'a inanır, ibadet eder, sadaka verir, zekât verir, yardım eder.

Garibanın sofrasından artırdığı üç kuruşu ihtiyaç sahibine ulaştırmak istemesi kadar güzel bir şey olabilir mi?

Olmaz.

Ama asıl soru şudur:

İnsanların Allah'a olan bağlılığı, onların üzerinde bir güç oluşturmak için kullanılabilir mi? 

İşte burada durup düşünmek zorundayız. Çünkü din, insanın vicdanını özgürleştirmeli; onu korku, baskı veya körü körüne bağlılık içerisine sokmamalıdır.

 

Allah'ın adını anmak kolaydır. Zor olan, kendi söylediğinin de sorgulanmasına izin vermektir. İşte benim itirazım burada başlıyor. 

Alparslan Kuytul'un ve Alihan Kuriş'in söylemleri, faaliyetleri ve toplumsal etkileri üzerine elbette herkes farklı değerlendirmeler yapabilir.

Kimileri onları savunabilir. Kimileri eleştirebilir. Kimileri söylediklerinde doğrular bulabilir. Ama hiç kimse eleştireden muaf değildir. 

 

Ne siyasetçi, ne din adamı, ne kanaat önderi, ne de toplum üzerinde etkisi bulunan herhangi bir kişi...

Çünkü sorgulanamayan güç, zamanla kendisini dokunulmaz zannetmeye başlar. 

Benim derdim de şahıslarla kişisel bir hesaplaşma değildir.

Benim derdim, dinin toplum üzerindeki etkisinin nasıl kullanıldığıdır. 

Bir garibanın cebinden çıkan paranın hikâyesini düşünün. Belki o para, çocuğunun okul masrafından kısılmıştır. Belki evine alınacak bir kilogram etten vazgeçilmiştir. Belki bir annenin mutfak parasından artırılmıştır. 

Ve o insan, ''Allah rızası için'' diyerek elindekini verir.

 

Şimdi soruyorum:

Bu temiz niyetin karşılığında insanlara ne sunuluyor?

Şeffaflık mı?

Hesap verilebilirlik mi?

Gerçek bir dayanışma mı?

Yoksa yalnızca daha fazla bağlılık mı?

Asıl sorgulanması gereken budur.

 

Çünkü Allah rızası için yapılan bir iyilik, herhangi bir kişinin kişisel otoritesini büyütmenin aracına dönüşmemelidir. 

 

Dini duygular üzerinden toplumda korku, öfke, ayrışma veya kör bağlılık oluşturmak yerine; insanları birbirine yaklaştırmak gerekir. Bizim inancımızın özü de budur. Komşusu açken tok yatmamaktır. Yetimin başını okşamaktır. Garibanı korumaktır. Haksızlık karşısında susmamaktır. Kul hakkından korkmaktır. Ve en önemlisi, kendini hakikatin tek sahibi görmemektir. 

 

Başka bir mesele daha var.

Bu ülkede makamı, mevkisi, görevi ve itibarı olan bazı insanlar da bu tartışmaların dışında tutulamaz. Çünkü toplumun önünde duran herkesin sorumluluğu vardır.

Devletin kurumlarında görev yapanlar...

Toplumun kanaat önderleri...

Siyasetçiler...

Bürokratlar...

Dini söylem kullanan kişiler...

Hepsi aynı soruyla karşı karşıyadır;

Millet için mi varsınız, yoksa kendi çevrenizi büyütmek için mi?

Ben devletime düşman değilim. Tam tersine, devletimin güçlü olmasını istiyorum.

 

İşçinin hakkını aldığı, emeklinin huzur içerisinde yaşadığı, gençlerin geleceğe umutla baktığı, insanların inancı üzerinden birbirine düşürülmediği bir Türkiye istiyorum.

Ve inanıyorum ki bu ülkenin bunu başaracak gücü vardır. Türkiye çok büyük badireler atlattı. Çok daha ağır günleri geride bıraktı. Bugünleri de bırakacaktır. Fakat bunun yolu birbirimizi düşmanlaştırmak değildir. Bunun yolu, hakikati görmek ve yanlışa kim yaparsa yapsın yanlış diyebilmektir.

 

Alparslan Kuytul da olsa...

Alihan Kuriş de olsa...

Başka bir isim de olsa...

Makamı ne olursa olsun...

İnsanlara ne kadar büyük bir toplulukla seslenirse seslensin...

Kimse eleştiriden muaf değildir. Çünkü bu ülkenin gerçek sahibi milletin kendisidir. Milletin inancı da, vicdanı da, aklı da kimsenin mülkü değildir.

Bugün ülkemizi saran ekonomik sıkıntılar elbette aşılacaktır. 

Enflasyon düşecektir.

Üretim artacaktır.

Alım gücü yeniden yükselecektir.

 

Türkiye yeniden kalkınma ve yükselme dönemlerine girecektir. Bundan hiç şüphem yok. Ama bunun yanında başka bir mücadeleyi de vermek zorundayız;

İnancı istismardan koruma mücadelesi. Çünkü din insanların temiz kalplerinde yaşamalıdır. Birilerinin güç aracı olmamalıdır. Garibanın cebinden çıkan son kuruş, birilerinin saltanatın tuğlası hâline gelmemelidir. 

Ve halk artık şunu sormalıdır:

''Ben kime inanıyorum?'' değil sadece...

''Bana anlatılanın  hesabını kim veriyor?''

İşte gerçek bilinç burada başlar. Devletimiz var olsun. Milletimiz var olsun. Bayrağımız göklerde dalgalansın. Bu ülkenin insanı huzur içerisinde yaşasın. 

Ve Allah'ın izniyle Türkiye, bugün yaşadığı bütün ekonomik ve sosyal sıkıntıları geride bırakıp yeniden güçlü bir kalkınma dönemine girmesi yönünde hareket etmelidir, topyekün.

Yeter ki bizler halk olarak uyanık olalım.

 

Kim samimi? Kim menfaat peşinde? Kim gerçekten milletin derdini taşıyor? Kim insanların inancına saygı duyuyor? Kim o inancı kendi etkisini büyütmek için kullanıyor? 

Bunları birbirinden ayırmayı öğrenelim. Çünkü bazen bir ülkeye en büyük zarar dışarıdan gelenlerden değil;

İçeride güveni, inancı ve temiz duyguları kemiren anlayışlardan gelir. Benim sözüm, kimsenin inancına değil.

Benim sözüm, inancı kullanarak insanları yönlendirmeye çalışan anlayışadır.

 

Ve son sözüm şudur:

Bu millet saf değildir.

Bu millet çaresiz değildir.

Bu millet susuyor diye görmüyor değildir. Gün gelir perde kalkar, gerçek yüzler görünür. O gün geldiğinde de herkes kendi yaptığının hesabını önce milletin vicdanına, sonra hukuka, inancına göre de Allah'a verir.

Çünkü makam geçicidir. Para geçicidir. Şöhret geçicidir. Saltanat geçicidir.

Geride kalan yalnızca insanın bu millete bıraktığı izdir.

SAYGILARIMLA

Burhan Yazıcı/TİMETÜRK

Etiketler:
Burhan Yazıcı
Burhan Yazıcı

Köşe Yazarı