Küresel Toplum Mühendisliğine Karşı Müminin Sırrı ve Öngörülemez Olmak
Geçenlerde yapay zeka ile son 200 yılda uygulanan toplum mühendisliği ve Jean-Paul Sartre'ın burjuva sınıfının temelleri üzerine yaptığı analizler ekseninde derin bir münazaraya başladık. Yapay zeka bana bazı sorular yöneltti. Verdiğim cevaplar üzerinden yaptığı tespitleri çok yerinde bulmakla beraber; tüm bu çağın yoğun zihin manipülasyonuna, algı operasyonlarına ve kültürel kuşatmasına rağmen, benim bu derin sosyolojik gerçeği nasıl kavrayabildiğimi sordu. Ona, bunun akademik bir bilgi veya rasyonel bir formül değil; doğrudan kalp ile alakalı bir feraset olduğunu söyledim. Allah'ın insanın gönlüne o nuru vermesi, dünyevi hiçbir bilgi deposuyla ölçülemez; bu tamamen inanç ve katıksız bir iman esasına bağlıdır. Ve işte anahtar tam olarak buydu! Tüm bu toplum mühendisliği ile sömürgeci rasyonalist aklı ve modern çağın putlarını yıkabilecek; sistemin kurduğu bütün şeytani oyunları bozabilecek yegane güç, insanın ontolojik varlığının hesaplanamaz ve öngörülemez oluşuydu. Bizleri sadece veri tabanlarında hesaplanabilir, incelenebilir nesnel birer metaya indirgemek isteyen şeytani akıl; kimi zaman bizi kültürümüzden kopardı, eğitim sistemleriyle zihinlerimizi yeniden programladı, medya ve dijital dünya ile algılarımızı işgal etti. Hatta yediklerimizle, yapay gıdalarla bedenlerimizi ve ruhlarımızı zehirledi; yapabileceği tüm kirli oyunları masaya koydu.
Ancak bu küresel planların asla aşamadığı, hesaplasalar da gerçek inananları koruyan, kontrol edemediği aşılmaz bir kalkan vardı: Sadece Allah’tan korkan samimi bir kalp ve müminin sarsılmaz feraseti... İmanın gücü ve tam bir teslimiyetle yalnızca Rabbine güvenen müminler, tarih boyunca tüm şeytani denklemleri altüst etmiştir. Nitekim bu acziyet, sömürgeci rasyonalist aklın temsilcileri tarafından tarih sahnesinde açıkça itiraf edilmiştir. 19. yüzyılda İngiltere Başbakanlığı yapmış olan William Ewart Gladstone, İngiliz Avam Kamarası'nda eline bir Kur'an-ı Kerim alarak şu tarihi ve ibretlik cümleyi sarf etmiştir: "Bu Kur'an, Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakiki manada hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız; ya bu Kur'an'ı onların elinden almalı ortadan kaldırmalıyız, ya da onları Kur'an'dan soğutmalıyız!" İşte şeytani aklın yüzyıllardır üzerinde çalıştığı, algoritmasını kurduğu asıl büyük toplum mühendisliği planı tam olarak bu cümlede gizlidir. Onlar bizi tankla, tüfekle ya da maddi güçle bütünüyle yenemeyeceklerini çok iyi biliyorlar; çünkü karşılarındaki gücün rasyonel bir matematik değil, kalbi bir feraset olduğunun farkındalar. Bu yüzden doğrudan kaynağa, yani kalbimizi besleyen ve bizi sistem karşısında öngörülemez kılan vahyin nuruna savaş açtılar. Bizi Kur'an’ın lafzından değilse bile manasından, ahlakından ve nebevi usulünden soğutarak o koruyucu kalkanı delmeye çalıştılar.
Fakat unuttukları şey, ne kadar hesap yaparlarsa yapsınlar, samimi bir iman karşısında tüm algoritmaların çökmeye mahkum olduğudur. Yüzyıllar değişti, medeniyetler evrildi ama tarih hep nice azların çoklara galip geldiğini tecrübe etti. Tıpkı Calut’un (Golyat) devasa, donanımlı ve sayıca çok üstün ordusuna karşı, Talut’un nehir imtihanından başarıyla geçmiş bir avuç imanlı askerinin kazandığı zafer gibi... Bakara Suresi 249. ayette bu hakikat ve müminlerin o sarsılmaz duruşu şöyle beyan edilir: “...Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise şöyle dediler: ‘Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.’” Yine İslamiyet’in, Mekke’nin sarp kayalıklarından çıkan ufak bir inanmış toplulukla, dönemin devasa küresel güçleri olan Bizans ve Sasanileri dize getirmesi de bu öngörülemez imanın bir sonucuydu. İşte bizim asıl çıkış yolumuz, pusulamız bu olmalıdır: Samimi bir iman, Müslümana yaraşır asil bir ahlak; koşullara, konjonktüre veya düşmanın gücüne göre değil, tamamen iman esasına ve nebevi usullere göre şekillenen bir duruş ve siyaset... Sistemin algoritmasında öngörülemez olmak... Bu da en çok ve ancak Allah'ın yardımı ile mümkündür. Bunun için öncelikli olarak ameli bir niyet esastır. Bugün bulunduğun konumun, sana biçilen rolün, yaşadığın yerin ya da ırkın hiçbir önemi yoktur; zira batılın karşısında doğru olanı seçecek o hür iradeyi Allah zaten sana bahşetmiştir.
Ancak burada tehlikeli bir yol ayrımı vardır: Bugün hiçbir çaba göstermeden, bedel ödemeden sadece "Allah yardım etsin" diye pasifçe beklemek, eylemden kaçan eski kitap ehlinin ameli ve zihniyetidir. Kendilerine vadedilmiş topraklara girmeleri emredildiğinde korkaklık, pısırıklık ve zelil bir teslimiyetle Hz. Musa’yı yalnız bırakan İsrailoğullarının düştüğü hatadan ne farkı vardır bugünkülerin? Mâide Suresi 24. ayette onların bu hadsiz ve korkakça kaçışı açıkça yüzlerine vurulur: “Onlar: ‘Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın! Biz burada oturacağız’ demişlerdi.” Mümin, köşesine çekilip batılın yıkılmasını seyreden bir izleyici olamaz. Bizler "Sen ve Rabbin git savaş" diyenlerin safında değil; Talut’un nehrinden kana kana içmeyip iradesine sahip çıkanların, Peygamberinin ardında gözünü kırpmadan yürüyenlerin safında olmakla mükellefiz. Ancak o zaman sistemlerin öngöremediği, algoritmaların çözemediği o ilahi yardım ve fetih kapıları aralanacaktır.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK