Duygularımı yazılı olarak ifade etmek, zaman fırtınalı bir okyanusta, karanlık bir denize gece karanlığında dalıp inci aramaya benziyor. Bu süreçte ne kelimelerimi tam olarak ifade edebiliyorum ne de cümlelerimi etkili bir şekilde betimleyebiliyorum. Öyle yoğun bir his ki, bu hissi dahi ifade edemiyorum.
Dünya, var oluşundan bu yana en karanlık dönemlerini yaşıyor. Adeta her yanımız zulüm, kan, gözyaşı... İnsanlık kayboldu. Değil varoluş amacının izinde yürüyebilmek, bir davanın neferi olmak; istikametinin ne olduğunu bile tahayyül edemeyecek şekilde zihinsel bir işgal altında. Çeyrek yüzyıldır gerçekleşen süreçler, dönüşümler ve süreçleri anlamlandırmaya çalışan bilim dalları, insanın ontolojik varlığını ve ihtiyaç duyduğu inanç itkisini ve bununla gelen "yaşama istencinin" gerekliliğini kabul etmedikçe bir çözüm bulacak gibi de görünmüyor.
Dünya tarihi boyunca bu kadar kentsel nüfus yoğunluğu yaşanmamıştır. Elbette bu dijital dönüşümün küreselleşme etkisi, ulusların birbiriyle etkileşimini en üst düzeye çıkardı. Konuşulması, açılması gereken birçok farklı etken olmakla beraber tüm bunların yapı taşı İnsandır. Toplumu bir araya getiren, medeniyeti oluşturan İnsan... İnsanı anlamadan, ihtiyacı olanı ona vermeden tüm bu rasyonel algı maalesef ki kaybetmeye mahkumdur. Her geçen gün merhametin yittiği, ahlaki ve etik değerlerin kaybedildiği; kaybettikçe karanlığa gömüldüğü günlere uyanıyoruz. İnsanı insan yapan değerler, beğenilme güdüsü, toplumda var olma, görülme, duyulma arzusuyla yalnızlık duygusuna malzeme edilir oldu.
Tüm bunların bilincinde olan otoriteler, kural koyucular, konuşmaktan öteye geçilmeyen, kendi alanında sınırlı sempozyumlar dışında bir edimde bulunmuyorlar. Milletimizin başına musallat edilen bu karabasanları fiziki, somut bir adımla yok etmiyorlar. Ne aileyi korumak adına, ne bir nesli yetiştirmek adına, ne de TV dünyasında ahlaki erozyonun baş aktörleri olan kitle imha araçlarını kontrol etmek adına sınırlamalar, düzenlemeler yapılmıyor. Yapılıyorsa da halkın haberi yok.
Toplum ile aradaki uçurum gün be gün açılırken, ülkemizdeki çekiç gücü çeyrek yüzyıldan bu yana ülkenin omurgasını elinde tutuyor, tüm kurumların kontrolü ellerinde. Fazla mı ütopik geldi? Zihinsel soykırım altında bir toplum can çekişiyor. Anayasa değişmeden, bu düzeni tatbik edecek zemin oluşmadan, özümüze dönmeden; muhayyel olmaktan öteye geçemeyen "savaşçı, kurtarıcı Türk modeli" fazlasıyla uzaklarda görünüyor.
Kendine gel Müslüman! İmanının samimiyeti, yaşadığın hayattaki seçimlerinde gizli. Seni sabah namazına kaldırmayan nefsin, maç için sokaklara döküyor. Ümmet için boykota götürmeyen imanın, cenneti nasıl umuyor? "İlahım Rabbim" diyorsun, peki heva ve heveslerine tapındığın yetmedi mi?
Bir maç uğruna arşı inleten ruh, bugün kan ağlayan ümmet için şaha kalkmıyorsa kimse bana kahramanlıktan bahsetmesin. Sahte gündemlerle parlatılan Türkçülük damarı dahi imandan, misyondan uzak, çarpıtılmış bir algıdır. Hiçbir ırkın bir diğerine üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takva iledir. Bizler sağ-sol, ırkçılık ile ayrıştırılırken acı hep ümmetin bağrında zuhur ediyor.
Gazze, Doğu Türkistan, Arakan, İslam coğrafyalarındaki zulmü görmüyor musunuz ey İslam alemi? Bizler ki bin yıl, yedi asır 30 ayrı kavmi, 30 ayrı dini, mezhebi barış içerisinde yaşatmış ecdadın ahfadıyız. İnsan haklarını Avrupa Birliği'nden mi öğreneceğiz? Birleşmiş Milletler'in olmayan insafına mı sığınacağız?
Bu zillet bize yetmedi mi? Ne zaman uyanacağız, ne zaman!
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK