Türkiye; aziz vatanımız, son kalemiz!...
“Siyaset” aparatı sayesinde devletimizi idare etmeye çalışanlar, iktidarları boyunca “başarılı” olurlarsa bunu devamlı hâle getirmek ve haklı olarak da korumak isterler.
Seçim adaletini sağlayan araç olarak değerlendirilen “sandıklar” ın sonuçlarına hile katılmazsa demokrasi “nimet”, hile karıştırılırsa nimet olan demokrasi bu kez de “külfet” e dönmüş olur. (Gerçi “külfet” e dönen ve “sandıklar” ına hile karıştırılan “demokrasi” ye de ne kadar “demokrasi” denilebilir ki?) İşte bizim ülkemizde demokrasi adına verilen en büyük sınav nimetin külfete dönüştürülmesiyle olmuş, hileli yollar – kuyruğu bizde /başı dışarıda olan vesayet odaklarıyla ya iktidara gelmenizin önü kesilmiş ya da iktidar olduktan sonra farklı odaklar yüzünden bir şekilde alaşağı edilmeyle yüzleşilmiştir. Demokrasi tarihine “kara leke” olarak kaydedilen bu yıllar aslında “iktidarın istenmemesi” yüzünden değil aziz vatanımızın idaresi ile tüm değerlerinin ele geçirilmek istenmesinden kaynaklanmıştı.
Hep anlatılır ya;
50 siyah ve 50 kırmızı karıncayı bir kavanozun içerisine koyarsanız hiçbir şey olmaz ve huzur içerisinde bir arada yaşarlar. Ancak kavanozu sert bir şekilde sallayıp masanın üzerine koyduğunuz zaman bu karıncalar birbirlerini öldürmeye başlayacak; Siyah karıncalar kırmızı karıncaları, kırmızı karıncalar ise siyah karıncayı düşman olarak görecektir. Aslında gerçek düşman; kavanoz içerisindeki karıncalar değil kavanozu sallayandır. Birbirimizle savaşmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız; kavanozu kim salladı?!..
Bundan neden bahsettik biliyor musunuz;
Ülkemizde erken seçim kararı alınmadığı takdirde dört yılda bir yerel ve beş yılda bir genel seçimler olur. Bu süreler ışık hızıyla ilerleyip günün birinde sandıklar öyle bir şekilde önünüze gelir, ki bunun nasıl olduğunu da anlayamazsınız. Sandıklarda yerel ve genel idarecilerimizi seçerken belli başlı kriterleri ve temsiliyet hakkını göz önünde tutar, parti / dava ve ideolojimize göre de tercihlerimizi yaparız. Zaman, bu tercihler yüzünden ya bizi “haklı” çıkartır ya da “pişmanlık duygusu” na tavan yaptırır. İkincisini yaşamamak ve pişman olmamak adına “seçilmişler” den bazı beklentilerimiz var;
Bir - iki yıl sonra genel ve yerel seçimler için öyle ya da böyle önümüze getirilecek olan sandıklarda bazı tercihler yapacağız. Bunun için de;
Yerel (bilhassa belediye başkanlığı) seçimler için;
Partili ayrımı yapmadan hak – hakkaniyet çerçevesinde kim “hizmet” edecek, rüşvet – irtikap – yolsuzluk – ihale fesatlığına bulaşmamışlar nasıl ayıklanacak, nepotizme pik yaptırılmadan hak edene hak ettiği görevler verilecek mi, pavyonlarda – rakı masalarında pazarlıklar yapılacak mı yoksa nedamet duygusu içerisinde milletin vicdanında aklanma – arınma olacak mı, ne tarz hizmetler – projeler yapılacak gibi soru ve temenniler karşılanmadığı zaman yaşanılanlar sadece “yaşanılmış” olarak kalacak ve bir arpa boyu kadar yol alınmamış olacaktır. O zaman “bunca rezillikler, görevden almalar, yatıp çıkmalar, parti değiştirmeler boşuna yaşandı” diyeceğiz. Eğer bunlar boşuna yaşandıysa “İç huzur” u imar – inşa ve tesis etmede görevli olanların derdi her gün sanal – sosyal ve görsel medyada boy göstermek midir?!..
Genelde devlet idaresi (cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği) seçimleri için;
İç huzuru sağlama adına işsizlik – hayat pahalılığına radikal tedbirler getirilerek çözüm bulunması, asgari ücret ve emekli maaşlarının hak edilen - insanî yaşam seviyesinde verilmesi, yüksek faizlerin düşürülmesi, konut – araç ve ticari kredilerle ilgili sicil affının getirilmesi ve kontrollü bir şekilde kredi musluklarının açılması, tarım / hayvancılık başta olmak üzere insan hayatının devamını sağlayan “toprak ana” nın küstürülmemesi, ilerleyen dönemlerde tehdit ve tehlike olarak gözükecek içimizdeki dış destekli unsurların temizlenmesi ve gerekirse bertaraf edilmesi, terör – iç karışıklık ve bilgi kirliliğine sebebiyet verenlere göz açtırılmaması, ırk – din – dil – inanç - mezhep – etnisite – bölge ve yerel farklılıkların “ayrıştırıcı” değil “zenginleştirici” özellikler olduğu her kesime kabullendirilmesi (ayrılık - nifak tohumlarını serpiştirmek isteyenlere göz açtırılmaması), savunma sanayine önem verirken diğer sanayi (bilhassa ağır sanayi, inşaat – tekstil – gıda) kollarına üvey evlat muamelesi yaptırılmaması, toplumun her kesimini mutlu – memnun etmek mümkün olmadığı gibi en azından asgari müştereklerde buluşularak ortak paydalar sağlanmalıdır.
Dönelim başa;
Türkiye; aziz vatanımız, son kalemiz!...
Biz vatanımızı kurtlar sofrasından – paylaşma masalarından kurtarıp sahip çıkarken, bunu; bazılarının rakı masalarında – pavyon köşelerinde - keşlerin – berduşların – ayyaşların yattığı çöplükler de meze olsun diye yapmadık. Söz konusu “vatan” olduğu zaman kimlere neler yaptığımızın iyi bilindiğini ve bunu yeniden test etmek isteyenlerin nelerle yüzleşeceğini görmek isteyenler olabilir, isterlerse denesinler. Kavanozu sallama ve bu sayede bu milletin birbirini yeme dönemi geçti, bunu da böyle bilin artık!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK