Bir insanla anlaşamıyoruz; hemen bir teşhis koyuyoruz. Biri bizi kırıyor; davranışının nedenini anlamaya çalışmak yerine ona bir kişilik özelliği yakıştırıyoruz. Bir ilişki bitiyor; yaşanan onca yılın, onca duygunun, onca yanlış anlaşılmanın ve karşılıklı kırgınlığın üzerine tek bir kelime bırakıp çıkıyoruz: “Narsist.”
Sonra bir başkası “toksik” oluyor, diğeri “manipülatif”, bir başkası “kaçıngan”, bir diğeri “travmalı”…
Sanki toplum olarak birbirimizi anlamayı değil, birbirimizi teşhis etmeyi öğreniyoruz.
Üstelik bunu öyle büyük bir özgüvenle yapıyoruz ki, karşımızdaki insanın hayatını, çocukluğunu, ilişkilerini, korkularını ve kişilik yapısını birkaç davranışından yola çıkarak çözebildiğimize inanıyoruz. Bir tartışmaya tanık oluyoruz, bir ilişki hikâyesi dinliyoruz, sosyal medyada birkaç cümle okuyoruz ve kararımızı veriyoruz: “Belli ki bunun psikolojik bir problemi var.”
İşte tam da burada, giderek büyüyen ve üzerinde yeterince düşünmediğimiz bir toplumsal meseleyle karşı karşıyayız:
Psikolojik etiketleme salgını.
Bu salgın, yalnızca psikoloji kavramlarının gündelik dile fazla girmesi değil. Asıl mesele, bu kavramları kendimizi anlamak için değil, başkalarını tanımlamak ve çoğu zaman da kendimizi haklı çıkarmak için kullanmaya başlamamız. Çünkü bir insanı anlamaya çalışmak sabır ister, merak ister, empati ister; oysa etiketlemek birkaç saniyede yapılabilir ve bize çok daha konforlu bir hikâye sunar.
Karşımızdaki “narsist” olduğunda biz mağduruzdur. O “toksik” olduğunda biz sağlıklıyızdır. O “manipülatif” olduğunda bizim davranışlarımızı sorgulamaya gerek kalmaz. Böylece karmaşık bir ilişkinin bütün sorumluluğunu tek bir kişinin üzerine bırakır, kendimize de tertemiz bir vicdan alanı açarız.
İnsan zihni, kendisini aklamak konusunda oldukça maharetlidir.
Bir Etiket Bazen Bir İlişkinin Bütün Hikâyesini Susturur
Bir ilişkinin neden bozulduğunu anlamak kolay değildir. İnsan ilişkileri tek bir nedenden oluşmaz; iki insanın geçmişi, beklentileri, ihtiyaçları, korkuları, iletişim biçimleri ve birbirlerine verdikleri tepkiler zaman içerisinde birbirini etkiler. Bazen biri daha fazla hata yapar, bazen diğeri; bazen de iki tarafın da niyeti kötü olmadığı halde ortaya birbirlerini yaralayan bir ilişki çıkar.
Fakat biz bu karmaşıklığı taşımakta zorlanıyoruz.
Çünkü tek bir suçlu bulduğumuzda hikâye sadeleşiyor.
“Onun problemi var.”
Böyle söylediğimiz anda artık “Ben bu ilişkide ne yaptım?” sorusunu sormamız gerekmiyor. Hangi noktada sustuğumuzu, hangi davranışımızla kırdığımızı, hangi ihtiyacımızı açıkça ifade etmek yerine karşı tarafın kendiliğinden anlamasını beklediğimizi düşünmek zorunda kalmıyoruz.
Başkasının kusuruna bakmak, insanın kendi kusuruna bakmasından çok daha kolay.
Çünkü başkasının hatasını görmek yalnızca yargılamayı gerektiriyor; kendi hatasını görmek ise değişmeyi gerektiriyor.
Belki de psikolojik etiketleme salgınının bu kadar hızlı yayılmasının nedeni tam olarak burada yatıyor. Etiket, bize açıklama sunduğu kadar bir sorumluluktan kaçış alanı da sunuyor.
Birine “narsist” dediğimizde, onun davranışlarını anlamaya çalışmak zorunda kalmıyoruz. “Toksik” dediğimizde, ilişkinin içindeki kendi payımızı görmezden gelebiliyoruz. “Manipülatif” dediğimizde, bizim de zaman zaman karşı taraf üzerinde duygusal baskı kurup kurmadığımızı düşünmüyoruz.
Oysa bir ilişkinin içinde karşımızdaki insanın hatası ile bizim sorumluluğumuz aynı anda var olabilir.
Karşımızdaki insan bize haksızlık etmiş olabilir ve biz de onu başka bir noktada incitmiş olabiliriz.
Bu iki gerçek birbirini ortadan kaldırmaz.
Fakat insan zihni çoğu zaman bu karmaşıklığı sevmez. Bir tarafın tamamen haklı, diğer tarafın tamamen haksız olduğu hikâyeler daha kolay taşınır.
Psikoloji Bilgisi Arttıkça Neden Birbirimizi Daha Az Anlıyoruz?
Burada ilginç bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Psikolojiye ilişkin kavramların toplumda daha fazla bilinmesi aslında olumlu bir gelişme. İnsanların sınırlarını öğrenmesi, duygusal şiddeti fark etmesi, sağlıksız ilişki biçimlerini tanıması ve kendi duygusal ihtiyaçlarını önemsemesi önemli bir farkındalık alanı oluşturuyor.
Ancak farkındalık ile etiketleme arasındaki sınırı kaybettiğimizde, aynı bilgi bambaşka bir şeye dönüşebiliyor.
Bir davranışın narsistik özellik taşıması, bir insanın narsistik kişilik bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Bir insanın ilişkiden uzaklaşması, onun mutlaka kaçıngan bağlanma biçimine sahip olduğunu göstermez. Bir tartışmada kendimizi kötü hissetmemiz, yaşanan her şeyi otomatik olarak manipülasyon veya gaslighting olarak tanımlayabileceğimiz anlamına gelmez.
Çünkü psikolojik değerlendirme, birkaç davranıştan yola çıkarak insanlara sıfat dağıtmak değildir.
Psikoloji, insanı anlamaya çalışır; onu birkaç kelimenin içine hapsedip hüküm vermeye değil.
Ne var ki bugün sosyal medyada dolaşıma giren psikoloji dili, çoğu zaman bağlamından koparılıyor. Bir kavramın anlamını öğreniyoruz ama o kavramın hangi koşullarda, hangi sınırlar içerisinde ve hangi profesyonel değerlendirmeyle kullanılabileceğini gözden kaçırıyoruz. Sonra da öğrendiğimiz kelimeyi hayatımızdaki herkesin üzerine yapıştırmaya başlıyoruz.
Böylece psikoloji dili, insanı anlamanın bir aracı olmaktan çıkıp birbirimize karşı kullandığımız yeni bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.
Her Uyuşmazlığın Bir “Hastası” Olmak Zorunda Değil
Belki de kabul etmekte en fazla zorlandığımız gerçeklerden biri şu: Her insanın bize uymaması, onun problemli olduğu anlamına gelmez.
Bazen iki insanın değerleri farklıdır. Bazen beklentileri uyuşmaz. Bazen biri yakınlık isterken diğeri mesafeye ihtiyaç duyar. Bazen iletişim biçimleri birbirini tamamlamak yerine çatışmayı büyütür. Bazen biri gerçekten yanlış yapar; bazen iki taraf da yanlış yapar.
Ve bazen ortada hiçbir klinik açıklama yoktur.
Sadece iki insan vardır ve birbirlerine iyi gelmiyorlardır.
Fakat bunu kabul etmek, egomuz için çok daha zordur. Çünkü “Biz uyuşamadık” demek, hikâyede mutlak bir kötü karakter yaratmaz. “O sorunluydu” demek ise bizi daha rahat bir yere yerleştirir.
Aynı şey aile ilişkilerinde, arkadaşlıklarda, iş hayatında ve hatta ebeveyn-çocuk ilişkilerinde de karşımıza çıkıyor. Çocuğumuz bizi dinlemediğinde davranışın arkasındaki ihtiyacı anlamaya çalışmak yerine onu “problemli” ilan edebiliyor, eşimiz bizim beklentimizi karşılamadığında ilişkiyi hemen “toksik” olarak tanımlayabiliyor, bizi eleştiren bir arkadaşımızı kötü niyetli olarak görüp kendi davranışımızın eleştirilebilir tarafını tamamen kapatabiliyoruz.
Oysa sağlıklı ilişkiler, yalnızca sınırlarımızı bilmekten değil, kendi sınırlarımızla birlikte başkasının sınırlarını da kabul etmekten geçer.
Kendimize saygı göstermek, karşımızdaki insanı değersizleştirmek değildir. Sınır koymak, karşımızdakini cezalandırmak değildir. Kendi duygularımızı önemsemek, başkasının duygularını yok sayma hakkı vermez.
Belki de Asıl Eksik Olan Şey Öz Eleştiri
Bugün hepimiz haklarımızı konuşuyoruz. Sınırlarımızı biliyoruz. Bize nasıl davranılması gerektiğini biliyoruz. Kendi ihtiyaçlarımızın farkındayız.
Peki kendi davranışlarımızın sorumluluğunu aynı ölçüde taşıyor muyuz?
Karşımızdaki insanın çocukluk travmalarını merak ederken, kendi geçmişimizin ilişkilerimize nasıl taşındığını hiç düşünüyor muyuz?
Onun bağlanma biçimini analiz ederken, bizim ilişkilerde nasıl bağlandığımızı sorguluyor muyuz?
Onun bizi manipüle ettiğini söylerken, istediğimiz sonucu elde etmek için hiç duygusal baskı kurup kurmadığımıza bakıyor muyuz?
Onun sınırlarımızı ihlal ettiğini söylerken, onun sınırlarına ne kadar saygı gösterdiğimizi düşünüyor muyuz?
İşte gerçek farkındalık tam burada başlıyor.
Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkasını analiz etmekten çok daha zordur.
Başkasının davranışına bir isim vermek bize kontrol hissi verir. Kendi davranışımıza bakmak ise sorumluluk getirir.
Belki de bu nedenle çağımızda psikolojik kavramları bilmekten çok, onları kendimize karşı da kullanabilme cesaretine ihtiyacımız var.
Herkes mi Şizofren!
Başlığın sert olduğunun farkındayım. Üstelik şizofreni ciddi bir ruhsal bozukluktur ve gündelik ilişkilerde insanları tanımlamak için kullanılacak bir sıfat değildir. Buradaki ifade bir teşhis değil, toplum olarak geldiğimiz noktayı sarsıcı biçimde sorgulamak için kullanılan bir ironi.
Çünkü bugün neredeyse herkes bir başkasının psikolojisi hakkında kesin hüküm verebiliyor.
Herkes bir başkasının “narsist” olduğunu biliyor.
Herkes bir ilişkiyi “toksik” ilan edebiliyor.
Herkes bir insanın “travmasını” birkaç davranışından okuyabiliyor.
Herkes kimin manipülatif, kimin kaçıngan, kimin problemli olduğunu biliyor.
Ama aynı insanlar çoğu zaman kendi davranışlarına aynı mercekle bakmıyor.
İşte asıl mesele burada.
Psikolojik farkındalık, başkalarının psikolojisini çözebilme becerisi değildir. Kendi davranışının başkasında bıraktığı etkiyi görebilme olgunluğudur.
Belki de artık birbirimize “Senin sorunun ne?” diye sormaktan biraz vazgeçip, kendimize “Ben bu ilişkide nasıl bir insan oldum?” diye sormanın zamanı gelmiştir.
Çünkü hepimiz zaman zaman kırılıyoruz, hepimiz zaman zaman haksızlığa uğruyoruz; fakat hepimiz, farkında olarak ya da olmayarak, bir başkasını da kırabiliyoruz.
Hepimiz bir başkasının hikâyesinde mağdur olabiliriz.
Ama aynı zamanda, başka birinin hikâyesinde farkında olmadan kırıcı taraf da olabiliriz.
İnsan olmanın zor tarafı tam da burada.
Kendimizi yalnızca haklı olduğumuz yerlerden tanımlamak kolaydır. Asıl olgunluk, haksız olduğumuz yeri de görebilmektir.
Belki bugün toplum olarak ihtiyacımız olan şey daha fazla psikolojik etiket değil; daha fazla öz eleştiri, empati, sorumluluk ve birbirimizi anlamaya yönelik gerçek bir merak.
Çünkü bir insanı “narsist”, “toksik” ya da “manipülatif” ilan etmek birkaç saniye sürer.
Fakat bir insanı gerçekten anlamak zaman ister.
Belki de bugün birbirimize ayırmadığımız en önemli şey tam olarak budur:
Zaman.
Dinlemek için zaman.
Anlamak için zaman.
Kendi payımıza bakmak için zaman.
Hemen hüküm vermek yerine düşünmek için zaman.
Çünkü insan ilişkilerinin bütün karmaşıklığını birkaç psikolojik kavramın içine sığdırmaya çalıştığımızda, insanı anlamış olmuyoruz; yalnızca onu kolayca tüketilebilir bir etikete dönüştürüyoruz.
Belki de artık başkasının psikolojisini çözme yarışından biraz çıkıp, kendi davranışlarımızın sorumluluğunu alma yarışına girmeliyiz.
Çünkü gerçek farkındalık, karşımızdakinin hangi etikete uyduğunu bulduğumuz yerde değil;
kendimize bakıp “Burada benim de payım var” diyebildiğimiz yerde başlar.
Ayşegül Sert/TİMETÜRK