Sokakta yürürken kafanızı kaldırıp etrafınıza hiç baktığınız oldu mu? Benzer kombinler, aynı tarz ayakkabılar, birbirinin kopyası kafeler, aynı tip saç kesimleri… Modern dünya, görünüşte sonsuz “özgürlük” ve “seçenek” yelpazesi sunuyor gibi gözüküyor oysa biraz daha dikkatli bakıldığında karşılaşılan şey, banttan daha yeni çıkmış kusursuz bir seri üretim ürünü: Tek tip zevkler, tek tip insanlar.
Peki nasıl oldu da bu kadar "özgün" olma imkanına sahipken, hepimiz aynı kalıbın içine girmeyi kabul ettik?
Algoritmalar ve sosyal medya, neyi seveceğimizi, neye güleceğimizi hatta neye üzüleceğimizi bile yavaşça belirliyor. Belirli bir estetik anlayışa uymayan mekanlar “tekdüze”, kalabalıkların peşinden gitmeyen tercihlerse “marjinal” ilan ediliyor. Dışlanma ve topluluktan ayrı düşme korkusu, insanı en güvenli kısma; yani kalabalığın ortasına sürüklüyor.
Herkesin aynı hikayeyi yaşamaya çalıştığı bir yerde, kimsenin anlatacak özgün bir hikayesi kalmıyor. Birbirine benzeyen bedenler ve zihinler, ruhun herhangi bir önemi kalmıyor. Kalabalıklar içerisindeyiz; aynı masalarda oturup birbirinin aynısı popüler konuları konuşuyoruz ama günün sonunda kendi içimize döndüğümüzde, devasa bir boşlukla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü uyum sağlamak uğruna feda ettiğimiz şey, tam olarak kendi özümüz.
Seri üretimin görülmesi zor en büyük tuzağıda budur; bizi herkes gibi yapar, ama kimseyle gerçek anlamda yakınlaştıramaz. Tıpkı bir ayna misali herkes birbirini gösterir ama kimse daha derine inemez. Belki de bu çağın en büyük cesareti, akıntıya karşı yüzmek değil; tam aksine kendi kıyında durabilmektir. Farklı bir ritimde yürümek, herkesin gittiği mekandan uzaklaşmak, kendini dinleyebilmek.. Yalnızlıktan kurtulmanın yolu kalabalığa karışmak değil, belki de kendinle yeniden tanışabilmektir.
İbrahim mert Sevinç/TİMETÜRK