Görmüyor muyuz gerçekten? Burnumuzun dibinde yaşanan acının, dayatmanın, zihni prangaların ve kavram karmaşalarının doğrudan hak davamıza cephe aldığını hâlâ anlamıyor muyuz? Bakü'de veya bir başka coğrafyada kız çocuklarımızın okul kapılarında engellenmesini, başındaki örtü yüzünden eğitim hakkından mahrum bırakılmasını sadece basit bir "yönetmelik kuralı" veya "disiplin meselesi" zannedenler varsa, derin bir uykuya dalmış demektir. Sözde "çağdaşlık" ve "laiklik" adına kurulan bu çifte standartlı düzenin röntgenini çekmek zorundayız. Geleneksel bir baş bağlamaysa, ninenin örtünmesiyse kimse için sorun yok; ama iş inanca, bilince ve ilahi bir emre gelince "o örtü çıkarılacak" deniyor! Peki neden? Devşirilmek istenen o kafaya takılan bir kumaş parçası mıdır, yoksa o örtünün taşıdığı şuurun ta kendisi mi?
Biz bu filmi daha önce izledik. Dün İstiklal Zaferi'ni inancı, duası ve tekbiriyle kazanan bu milleti "muasır medeniyet" masalıyla dönüştürmek isteyenler, işe ilk önce bu toplumun inancından, örfünden ve adetinden başladılar. Neden? Çünkü emir komuta merkezi aynıydı! Hakikatten koparılması, tarihsizleştirilmesi ve kendi değerlerine yabancılaştırılması gereken bir toplum mühendisliği başlatılmıştı. Tarihsel ve sosyolojik düzlemde baktığımızda karşımızdaki mekanizma nettir: Karl Marx'ın ifade ettiği altyapı-üst yapı ilişkisi, egemen güçlerce tersine işletilmektedir. Siyasi üst yapıyı ve devlet erki aygıtlarını elinde tutan hegemon güçler; hukuku, eğitimi ve idari kurumları araçsallaştırarak altyapıyı —yani toplumun sosyolojik, kültürel ve manevi dokusunu— devşirme ve kendi zihniyet kalıplarına göre yeniden inşa etme derdindedir.
Bu yeni düzende din ve inanç hürriyeti, ne yazık ki hegemon gücün çizdiği sınırlar kadar meşru sayılıyor. "Lağım zihniyetli" emperyalist düzenin hegemonyasındaki bu taraflılığı anlamayıp hâlâ "uluslararası çıkarlar", "pragmatik siyaset" diyerek oyalanıyoruz. Ancak burnumuzun dibindeki o kokuyu duymuyoruz: O koku, zilletin kokusudur! Bir adım ötemizdeki veya kilometrelerce uzaktaki herhangi bir coğrafi konumdaki din kardeşlerimiz için bugün ne yaptırım gücümüz var ne de dinlenir, tesirli bir kelamımız!
Soruyorum: Asırlarca adalet temelli bir nizam inşa etmiş, kalbine İla-hi Kelimâtullah davasını ve Kızılelma idealini nakşetmiş atalarımızla bugün ne benzerliğimiz var? Biz ne zaman "küresel dengeler" diyerek kendi öz kardeşimizin feryadına sağır hâle geldik? Bugün bizler uyanmadıkça, coğrafi sınırların ötesinde bir İslam birliğini, kültürel etkileşimi ve dahi ümmet şuurunu diri tutup yaşatmadıkça zelil bir vaziyette olmaya, kendi coğrafyamızda başkalarının senaryolarını izlemeye mahkûmuz.
Azerbaycan'da yaşananlar, 28 Şubat'ta Türkiye ‘de ne yapıldıysa odur. Müfrez akılların, emperyalist dayatmaların ve toplumsal mühendislik projelerinin bir kopyasıdır. Siyasi erki elinde tutanlar bilmelidir ki; toplumun kılcal damarlarına baskıyla nakşedilmek istenen hiçbir ideoloji kalıcı olamaz. İnanan insanların şuurunu, maşeri vicdanını ve bin yıllık köklerini yok edemezsiniz.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK