Belki de hayatın tam ortasındayız…
Geçmişin öğrettikleriyle geleceğin hayallerinin arasında.
Bir yanımız hâlâ “daha çok zamanım var” derken, diğer yanımız geçen yılların ne kadar hızlı olduğunu fark ediyor.
Bazen yetişmeye çalışıyoruz, bazen durup nefes almak istiyoruz.
Bazı insanları yanımızda tutuyor, bazılarını sessizce geride bırakıyoruz.
Ve zamanla anlıyoruz ki hayat; herkese kendimizi kanıtlama çabası değil, kendimizi kaybetmeden yürüyebilme meselesi.
Belki de asıl soru şu:
“Hayatın neresindeyiz?” değil…
“Bulunduğumuz yerde gerçekten kendimiz miyiz?”Kendimizi Ne Zaman Erteledik?
Bazen düşünüyorum…
Biz kendimizi ne zaman erteledik?
Çocukken büyümek için sabırsızlanıyorduk.
“Bir an önce büyüyeyim, kendi hayatımı kurayım.” diyorduk.
Sonra büyüdük.
Bir evimiz oldu, bir ailemiz oldu, sorumluluklarımız oldu.
Birilerinin annesi, babası, eşi, evladı olduk.
Herkese yetişmeye çalışırken kendimize yetişemez olduk.
Bir sabah aynaya baktık ve yılların nasıl geçtiğini fark ettik.
Yüzümüzde birkaç çizgi…
Kalbimizde birkaç kırgınlık…
Ve hâlâ içimizde, çocukken kurduğumuz bazı hayaller.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, hayatın hep önümüzde olduğunu sanması.
“Daha sonra yaparım.”
“Çocuklar biraz büyüsün.”
“İşim düzene girsin.”
“Biraz para biriktireyim.”
“Şimdi zamanı değil.”
“Bir gün mutlaka…”
Sonra o “bir gün”lerin nasıl yıllara dönüştüğünü fark ediyoruz.
Oysa hayat beklemiyor.
Çocuklar büyüyor.
Anne babaların saçlarına ak düşüyor.
Dostluklar değişiyor.
İnsanlar hayatımıza girip çıkıyor.
Biz de değişiyoruz.
Ve bir gün anlıyoruz ki ertelediğimiz yalnızca bir tatil, bir iş, bir yolculuk ya da bir hayal değilmiş.
Kendimizi ertelemişiz.
Kendi sesimizi…
Kendi isteklerimizi…
Kendi mutluluğumuzu…
Belki de yıllarca herkesin “iyi olması” için uğraşırken, kendimize iyi gelip gelmediğini hiç sormamışız.
Özellikle kadınlar bunu çok iyi bilir.
Bir kadın bazen aynı gün içinde onlarca role bürünür.
Anne olur.
Eş olur.
Evlat olur.
Çalışan olur.
Arkadaş olur.
Herkesin derdini dinler.
Herkesin ihtiyacını düşünür.
Herkesin doğum gününü hatırlar.
Herkese yetişir.
Ama sıra kendisine geldiğinde:
“Ben iyiyim.”
der.
Gerçekten iyi midir?
Belki değildir.
Ama güçlü olmakla iyi olmak arasındaki farkı çoğu zaman kimse görmez.
Çünkü güçlü görünen insanların da yorulmaya hakkı vardır.
Güçlü kadınların da ağlamaya…
Güçlü insanların da “Bugün benim de canım hiçbir şey yapmak istemiyor.” demeye hakkı vardır.
Bence kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliklerden biri, her zaman güçlü olmak zorunda olmadığımızı kabul etmektir.
Bazen durabiliriz.
Bazen ağlayabiliriz.
Bazen hiçbir şeyi çözmeden sadece nefes alabiliriz.
Bazen herkesten uzaklaşıp kendi sesimizi dinleyebiliriz.
Bu bencillik değildir.
Bu, insan olmaktır.
Çünkü kendine iyi bakmayan insan, bir süre sonra sevdiklerine verdiği sevgiyi bile yorgunlukla taşımaya başlar.
O yüzden kendini de hayatının içine koy.
Sadece başkalarının hikâyesinde yardımcı karakter olma.
Kendi hayatının başrolünde olduğunu hatırla.
Bir gün kendine dönüp:
“Ben ne istiyorum?”
diye sor.
Ve cevabın hemen gelmezse korkma.
Belki uzun zamandır kendine bu soruyu sormadığın için bilmiyorsundur.
Yavaş yavaş hatırla.
Çocukken neyi severdin?
Neyi yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark etmezdin?
Hangi hayalinden vazgeçtin?
Hangi sözü kendine verip sonra unuttun?
Hangi yere gitmek istedin ama hep erteledin?
Hangi insanlara söylemek istediğin bir cümle var?
Ve en önemlisi…
Kendinle ilgili hangi hayalini yarım bıraktın?
Belki artık zamanı gelmiştir.
Belki yeniden başlamanın tam zamanıdır.
Hayatın sana ikinci bir şans verip vermeyeceğini bekleme.
Bazen ikinci şans, hayatın bize verdiği bir şey değildir.
Bizim kendimize verdiğimiz bir karardır.
“Ben yeniden başlayacağım.”
demektir.
Yaşadıklarını silmeden…
Geçmişini inkâr etmeden…
Kırıldığın yerleri saklamadan…
Ama bütün bunlara rağmen yürümeye devam ederek.
Serap Özer/TİMETÜRK