Yıl 2013, aylardan Mayıs sonu Haziran başı. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlardan birisi daha sahneye sürülüyordu. Tabiatı katledenler birkaç ağacı bahane ederek sinsi bir plan yaptılar. Enflasyon tekli rakamlara inmiş, yatırımlar hız kesmeden devam ediyor. IMF borçları kapatılmış, Afrika’ya, o mağdur coğrafya ile bağlantılar kuruluyor, yani Türkiye önlenemez yükselişini sürdürüyor. İçimize sokulan, bizden gibi gözüken, yerli yabancı ajanlardan oluşan Truva Atı Ajanları kapağı açmış ve hepsi Taksim Meydanı’na dökülmüştü. İstemezükçü İttihat Terakki kalıntıları meydanı boş bulmuş sonunda liderlik vasfı olmayan yöneticileri ayaklarına getirip amaçlarını ortaya koymuşlardı.
“Sizi anlıyoruz.” “Mesaj alınmıştır.” Gibi korkak tavırlara bakarak daha da azgınlaşan güruh yıkmaya, yakmaya, devletin görevlilerine, vatandaşın mallarına olanca zarar vermeye başladılar. Tarihimizde bilindik çapulcu ayaklanmalarında olduğu gibi her türlü hırsızlığı ve arsızlığı ortaya koydular. Altın Nesil diye topluma lanse ettikleri kesim dâhil bu oyunda yer aldı. Güdüldüler. Güdülendiler. En azından ortaya konan orta oyunu sezemeyen ama akıl denilen nimeti ipoteğe verenler böyle davrandı. Çünkü onlar uzaktan kumanda ile idare edilen, matruşka misali yanardöner zavallılardır.
Ne istiyorlardı bunlar? Güya sözcüleri denilen piyon dönemin valisi ve yöneticileri ile görüşüyor ve üç talep ortaya koyuyorlardı. “ Birincisi, Üçüncü Hava Limanı yapılmayacak. İkincisi, Yavuz Sultan Selim Köprüsü yapılmayacak. Üçüncüsü, Kanal İstanbul yapılmayacak.” Bunların hangisi Ülkemizin zararına? Bu taleplerden anlaşılmıyor mu hainlik? “Mesele ağaç değil geri zekâlı” diyenden de anlaşılmıyor? Bu ülkede uykuya yatmış, zayıf zamanımızı gözeten bir kesim var maalesef. O da bizlerin inancımızdan kaynaklanan müsamahamız nedeniyle varlar. Ama fırsat buldu mu hemen kötüye kullanıyorlar. Uyanık olmak gerekir.
O yıllarda Bursa Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü idim. Çok sayıda misafir öğrenci gruplarını ağırlıyorduk. Diyanet İşleri Başkanlığımızın koordinesinde, Türkiye Diyanet Vakfı öncülüğünde Moğolistan’dan Altay Özerk Cumhuriyeti’ne, Gabon’dan Haiti’ye, Balkanlardan Rusya’ya kadar ne kadar dindaş ve soydaşlarımız varsa birkaç ay misafir ediyor, İslam’ın Cumhur anlayışını Bursa İlahiyat Fakültesi hocaları başta olmak üzere aktarıyorduk. Ayrıca Bursa, İstanbul, Çanakkale, Ankara, Konya gibi tarihimizin önemli duraklarını tanıtıyor ve öylece ülkelerine gönderiyorduk. Özellikle Afrika’dan gelenlere Türkiye’yi, batılı misyonerler öyle kötü tanıtmış ki, hayret edersiniz. “Türkiye’de cami yapmak serbest mi, Kur’an okumak serbest mi?” gibi sorulara dahi muhatap oluyorduk. Bu arada başta TİKA olmak üzere hükümetin yurt dışı çalışmaları malum bir kesimi de rahatsız ediyordu. “Yurt dışı bizim alanımız, Diyanet buralarda ne geziyor? Maarif Okulları, Yunus Emre Enstitüleri’nin ne işi var?” Anlamında sızlanmalar oluyordu.
Kısacası ülkemizin son iki yüz yılına damga vuran olaylar şimdi de ülkeyi hayal edilemeyecek seviyeye getiren Recep Tayyip Erdoğan üzerinden deneniyordu. Maalesef bu durum, kargaşa döneminde Mehmet Akif Ersoy’un sonradan çok pişman olduğu, İstibdat şiirindeki gafleti gibi gafilce adımlar atılıyor, cennet mekân II. Abdulhamid Han’a karşı yıkıcıların yanında yer alıyordu. İnanılmaz iftiralar, oyunlar kol geziyordu. Bu güruhun en önemli özelliği “algı” dır. Maalesef bu algı halen var ve buna teşne olanlar arasında İslam’ı referans alanlar da var. İnsan kaynaklı hiçbir görüşü ve şahsı putlaştırmadan, kendi vicdanımızla baş başa kalarak, yanlışa yanlış, doğruya doğru demeyi ihmal etmeden, demokrasi denilen bir yönetim biçiminde neler yapılabileceğini hesap etmek gerekir. Ayasofya’nın açılışı bir milattı. Osmanlı’ya, Merhum Menderes’e, Necmettin Erbakan’a Taksim’de cami yaptırmayanları bertaraf edip cami yapılması bir milattı. Daha neler var ama saymaya gerek yok. Siyasal körlük o kadar derindi ki, zincirleri kıran adamı anlamaya çalışmadığı için buna dahi sevinemeyen bizim mahallenin çocukları var. Bu kişiler kendine başarılı bir oluşumda yer bulamadığı için maalesef karşı saflara geçip, hiçbir ortak paydası olmayanların izinde yürümeleri akıl karı değildir. Bunun da hesabı huzuru ilahide mutlaka verilecektir. Davada nefer olmak ta, baş olmak ta kutsaldır. Bunu anlamamak gaflettir.
Yukarıda misafir öğrencilerden bahsetmiştim. Gezi olayları onlar ülkelerine döndükten sonra patlak verdi. Beni telefonla aradılar. “Yusuf Hocam yahu Türkiye’ye ne oldu? Ne güzel bir ülkeydi. Burada Reuters, CNN vb. batılı televizyonlar, haber kaynakları sokaklarımızda canlı yayın yapıyor. Türkiye çöktü. Türkiye yıkıldı diye sevinç çığlıkları atıyorlar. Bu nedir?” Diye merak ediyorlardı. Tabi ben bunların azınlık ve sesleri yüksek çıkan güruh olduğunu, devede bir tüy bile olmadıklarını ifade ettim.
Bu kalkışmanın kaynağının ve amacının ne olduğunu ortaya koyan gerçeklik Gabon’lu bir imamın ağzından böyle dökülüyordu. Konu Menderes, Turgut Özal Erbakan veya Tayyip Erdoğan, değildir. Konu İslam Ümmetinin başı iken bir adacığa sıkıştırılmış, içeride bir sürü hainle devamlı başı dertte bırakılmak istenen ülkemizdir. Matruşka gibi yanardönerler, küçük menfaatin cüceleri bunu anlamaktan çok uzaktır. Rabbimden şuur vermesini temenni ederim. Eli kalem tutan her duyarlı insanımızın Gezi gibi, On beş Temmuz kalkışması gibi olaylara dair iki satır da olsa gelecek nesle aktarması gerekir. Zira bu ihanet bitmemiştir. Bitmeyecek.
Yusuf Sarıkaya/ TİMETÜRK