İstanbul Sultangazi İlçe Müftüsü idim. Bursa Diyanet Eğitim Merkezi Müdürlüğüm sırasında böyle bir tayin gerçekleşmişti. Gezi olaylarına, MİT Tırları ve 17-25 Aralık meselelerine Bursa’da iken tanık olmuştuk. Haberlerden tabii. Bu arada konunun farklı mecralara kaydığını görünce ücretsiz gelen gazetelerini iptal ederek tavrımızı koyduk. Gazetenin genel merkezinden telefonlar alıyorum, gazeteyi iptalimin nedenini soruyorlardı. Verdiğimiz cevap net ve kesin: “Siz cemaat olarak kendinizi topluma lanse ettiniz. Şimdi siyaset yapmaya başladınız. Üstelik hiçbir kural tanımadan bel altına vuruyorsunuz. Biz seçilmiş ve gayet başarılı da gördüğümüz devletimizin yönetim erkini yürüten hükümetimizin yanındayız.” Dedim.
Böyle bir zamanda tayinim çıktı. Yıl 2014 güz mevsimiydi. Tabi Sultangazi İstanbul’un en sıkıntılı dönemiydi o dönem. Gazi Mahallesinde DHKP-C’nin halk mahkemeleri kurulmuş, camiler molotoflu saldırılara uğruyor. Din görevlilerimiz tehdit ediliyordu. Zaman zaman makam aracımıza da saldırılar yapılıyordu. O bölgede açılan Veysel Sacıhan İmam- Hatip Lisesi’ne karşı çıkıyorlardı. Milli Eğitim ile programlar yapıyor, velilerin çocuklarını okuldan almamaları için ikna ediyor ve okulda velilere yönelik ihtiyaç odaklı Kur’an kursları açıyorduk. Çünkü biber gazından, moltoftan göz gözü görmüyor, çocuklar adeta gözyaşı içinde ders yapıyordu. Tabi veliler endişe içinde idi. Öğretmenler, bölgenin imamları, dönemin milli eğitim müdürü ve ekibi ve tabi kaymakam ile koordineli çalışıyorduk. Fakat her an canımız tehlikede idi. Buna rağmen elimizden geleni yapmaya çalışıyorduk.
Bir gün müftülük makamına iki polis geldi. Kimliklerini görmeden kabul etmedim. Kimliklerinden polis olduklarını öğrendim. Kaymakam Bey’e bilgisinin olup olmadığını sordum. Bilgisi yoktu. İlçe Emniyet Müdürü de haberdar değildi. Zamanın Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun ilçeye geleceğini, o nedenle kurumların yerlerini tespit etmek istediklerini belirttiler. Tuhaftı tabii. Müftülük ayan beyan bir kurumdur. Sultançiftliği Merkez Cami’nin yanı. Anlamakta zorlandım. Sanki bana gözdağı verirler gibiydi. Bu arada artık cemaat denilen bu oluşum tamamen kılıcı çekmiş ve hükümetle didişmeye başlamıştı. Bursa’da olduğu gibi burada da gazete ve dergilerine “dur” dedim. Israrla kepengin arasına yerleştirdiklerini görünce çıkartıp yaktırdım. Çünkü biz meşru hükümetin yanında yer almak durumundayız. Meşru olmayan paralel yapılarla işimiz olmaz. Kanlı altmış darbesine, yine kanlı seksen darbesine ve muhtıralara tanıklık etmiş kimseleriz. Bu gidişat ta aynıydı. Bazı rütbeli askerler yerinde durmuyor, her alanda konuşuyor. Mahkemeler gıkını çıkaramıyordu.
Artık beddua seansları, evlerinde kalan çocukları bile bu meş’um amaçlarına kullanmaktan çekinmiyorlardı. Artık sosyal medya gibi buldukları her araçla saldırılar devam ediyordu. Göreve başlar başlamaz din görevlilerimize bir konuşma yaptım. “Biz devlet memuruyuz. Kendinizi öyle konumlandırın ve adımlarınızı öyle atın. Siyasi iktidarı sevmeyebilirsiniz. Ama seçilmiş hükümetin ve kabul edilmiş yasaların içinde kalmak zorundasınız. Gidişat iyi değil bir büyüğünüz olarak uyarıyorum. Bu tür oluşumlarla bağınızı koparın.” Dedim. Uyarıma aldırmayanların sonu iyi olmadı tabii.
Hiç ihtimal vermediğim söylentiler de ta Bursa’da dillendiriliyordu. “Asker darbe yapacakmış” deniyordu. “Olmaz bu” diyorduk. Artık son derece can sıkıcı olaylar oluyor, terör azdırılıyor, hükümet IMF’ye borcu kapatmış, enflasyon tek hanelere inmiş, yatırımlar hızla devam ederken “bu rahatsızlık nedendir?” Demeden geçemiyorduk. Böyle zorluklarla yaşarken Ramazan Bayramı sonrası yıllık izne ayrıldım. Memleketim Yozgat’a; köyüme geldim. O gün yorgundum erken yattım. Saat On bir de penceremize vuruldu. Kalktım. Hısım Mustafa. “Yusuf Hocam, darbe oluyor galiba. İstanbul Müftülüğünden sana ulaşamamışlar” dedi. Hemen besmele çekip kalktım. Abdest aldım. Çıktım. Televizyonlarda o maalesef hainlikleri gördüm. Hemen köy meydanına gelen halka, gençlere, kadın erkek herkese bir konuşma yaptım. “Biz devletimizin yanındayız, seçilmiş hükümetimizin yanındayız, meclisimizin yanındayız, darbeye karşıyız.“ Şeklinde açılamalarda bulundum. Sala’lar okuduk, dualar ettik, Fetih Suresi okuduk. Bu sırada devlet organları kalkışmaya henüz tam isim koymamıştı. Sonra “ordu içinde azınlık bir hain grup darbeye kalkıştı” şeklinde açıklama yapınca durum anlaşıldı. Artık FETÖ kalkışması olduğu, bu oluşumun yayın organlarının darbe girişimini alkışladığını görünce, “evde kalın, sokağa çıkmayın” telkinlerine şahit olunca paralel yapılanmanın habis yüzü ortaya çıkmış oldu. Takiyeyi (gerçek niyetini gizleyip muhatabına hoş görünmeye çalışmayı) ahlakının parçası yapmış, iradeyi ipotek ettirmiş, ağabeycilik sistemini kabul etmiş, onları layuhtî (hatasız, eksiksiz) zanneden akıl fukaralarına doğruyu anlatmak imkânsızdır.
Sonradan öğrendim ki, benim gibi çoğu kişi besmele çekip abdest alarak sokağa çıkmış. Farklı siyasi görüşte de olsa, farklı etnik gruba da dâhil olsa aynı ruhla sokağa çıkmıştı. “O GECE” şunu anladım ki, vatan ve mukaddesat aşkı var oldukça, şehitlik makamını peygamber makamından sonra en yüce makam olduğu inancı canlı tutuldukça bizi kimse bölemeyecektir.
On Beş Temmuz şehitlerimizi ve diğer şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd eder, gazilerimize hayırlı uzun ömürler dilerim.
Yusuf Sarıkaya/TİMETÜRK